30 Ekim 2011 Pazar

ANAYASA HAZIRLIK SÜRECİNE KATKI YAZILARI-1

Belki de Türk Siyasi Tarihinin ilk sivil anayasasını yapmak niyeti ile girilen bir sürecin içerisindeyiz. Yaklaşık ikiyüz yıllık Sened-i İttifak ile başlayan anayasal tarihimizde, devletin halka bir lütfu olarak değil, halkın devletten güçlü bir talebi olarak gündeme gelmiş bulunmaktadır. 21 Haziran seçimlerinde gerek iktidar gerekse muhalefet partilerinin seçim çalışmalarının göbeğine yeni anayasa hakkında görüşlerini yerleştirmeleri ve bu görüşler çerçevesinde seçmenlerinden oy istemeleri bahsettiğimiz gerçeğin siyasi yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim siyasi iktidar da, hemen seçim sonrasında yeni anayasa çalışmalarına başlamış, mecliste komisyonlar kurulmuş, akademik ve düşünce dünyasından pek çok kişi ile de istişare toplantıları yapılmıştır.

Yeni Anayasa ile ilgili görüşlerimizi belirtmeden önce; Anayasa Hukuku bakımından Anayasa'nın tanımı ve anlamı, Dünya’da ve Türkiye'de Anayasacılık hareketinin kısa tarihi ve son olarak bu süreçte yaşanacak sorunları ve çözüm önerilerini tartışacağız.

1-      ANAYASA'NIN TANIMI, ANLAMI

Anayasa bir hukuk sistemi içindeki en “üstün” yasadır. Normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal eden, kanunlardan farklı ve daha zor bir usûlle konulup değiştirilebilen hukuk kurallarının bütünü olarak tanımlanmaktadır.

Anayasa, Devletin kurumlarını, işleyişini, birbirleri ile ilişkilerini, bireylerin birbirleriyle, toplumla, bireyin  ve toplumun, devlet ve siyasi  otorite karşısında hak ve özgürlüklerini koruyan kurallar hiyerarşisinde en üstte yer alan yasalar bütünüdür.

Hukuk kuralları toplumsal ilişkileri düzenler; bireyler hukuk kurallarının sağladığı kesinlik sayesinde, toplumsal ilişkilere rahatça girer, plan yapar ve belli sonuçları öngörebilir. Hukuk kuralları toplumsal yaşamı düzenlemekle kalmaz bireyler için bir takım güvenceler de getirir. Bu bağlamda, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan Anayasa; bireyleri diğer bireylere ve bireyleri devlete karşı koruyan hukuki bir kalkan işlevi görür. Yaşama hakkından, düşünce özgürlüğüne; mülkiyet hakkından, çalışma özgürlüğüne insan onuruna yaraşır bir yaşamın teminatı Anayasa’dır.

Anayasa sadece bireyler için değil devlet için de önemlidir. Devletin temel yapısını kuran belge Anayasa’dır. Devletin üç temel organının, yani yasama, yürütme ve yargının kuruluş ve işleyişine ilişkin esaslar Anayasa’da yer alır. Bu organların birbirleriyle olan ilişkileri de Anayasa’ya göre düzenlenir. Bütün bunların ötesinde, devletin kendisine yüklenen görevleri yerine getirmesi için kullanması gereken yetkilerin kaynağı da Anayasa’dır. 1982 Anayasası’nın 6. maddesinde yer alan şu düzenleme Anayasa’nın bu niteliğini açıkça ifade eder: “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”

Anayasa bu yönüyle tanımı ve felsefesi gereği, bir toplumsal sözleşmedir. “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” tümcesiyle girdiği ünlü yapıtı “Toplum Sözleşmesi”nde aslında totoliter bir devlet yapısına tarihsel ve felsefi bir temel aramıştır. Ancak, ünlü düşünürün bu tanımlaması Anayasa hareketlerine bir çıkış ve esin kaynağı olarak kabul edilmiştir.

Bu nedenle, Rousseau’nun ‘toplum Sözleşmesi’ kavramına bugünkü özgürlükçü hukuk devleti normlarına uygun içerik ve tanımlamalar yüklemek gerekmektedir.

"Toplumsal sözleşme", teorisi genel bir anlama ile, belli bir zaman ve mekânda var olan somut toplumsal aktörlerin çıkar ve talepleri arasında ve tümüyle bu çıkar ve talepleri azami ölçüde gerçekleştirme hedefine yönelen stratejik ve dolayısıyla "araçsal" nitelikte bir "ödünleşme" (compromise) anlamında algılanmaktadır. Buna karşılık anayasanın bir toplum sözleşmesi niteliğinde anlaşılması, tüm zaman ve mekân boyutlarını aşan, bu anlamda evrensellik iddiası taşıyan ve dolayısıyla insanların bir toplumsal-siyasi beraberlik tarzını oluştururken kendi somut konumları, çıkarları ve talepleri doğrultusunda stratejik-araçsal arayışlara girmemelerini gerektiren bir kavramdır.

Çağımızın en önemli liberal-demokrat filozoflarından olan John Rawls, temel erdemi adalet olan bir siyasi-toplumsal düzenin, temel şartları üzerindeki anlaşmayı, bireysel, toplumsal ve siyasi konumları da dahil tüm zaman-mekân içre özelliklerden  tamamen bağımsız öncelikle herkesin "dokunulmaz ve vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere eşit olarak sahip oldukları" önkabulü ile oluşabileceğini belirtmektedir.

Türkiye'nin anayasa sorunun çözümünde, başta insan hakları ve temel hürriyetler olmak üzere, evrensel normları toplumsal-siyasi aktörlerin tarihî-stratejik çıkarlarına göre şekillenecek uzlaşma süreçlerine kurban etmeyeye çaba göstermek zorunluluğu vardır. Aksi bir durum, ülkenin daha ileri ve demokratik bir seviyeye doğru gelişmesini mümkün kılma potansiyelini tamamen yok eden vesayetçiliğin pekişmesinden başka bir sonuç üretmeyecektir. Yeni anayasa hazırlanma süreci bir pazarlık ve ödünleşme anlamındaki yalancı bir ‘uzlaşıya’ kurban edilmemelidir.

Anayasaların temel amacı olan,devletin ve siyasi erkin, bireyin hak ve özgürlükleri karşısında sınırlandırılması ABD Anayasasının kurucularından sayılan Thomas Jefferson makalelerinde, “Siyasileri Anayasaya zincirlemek gerekir, yoksa yerler” şeklinde özetlenmiştir. Ülkenin girdiği bu tarihsel süreci, siyasetçilerin hırslarına ve hesaplarına feda etmemek için onları, Anayasa hazırlanma sürecinde de katılımcılığımızla ‘zincirlememiz’ gerekmektedir. Aksi takdirde, bu tarihi süreci de yeme ve yok etme tehlikesi mevcuttur.



                                                                                                                                   Av.YURDAL KILIÇER








15 Ekim 2011 Cumartesi

AKP'YE ELEŞTİRİLER

Bugün AKP'yi eleştirmek, yeldeğirmenleri ile savaşmak gibidir. AKP güç ve iktidar sahibi olarak hem içerden hem de dışarıdan yapılan eleştirileri boğmak, yok saymak yoluna da gidebilir, bu eleştirileri ASR suresinde bahsi geçen ' hakkı ve sabrı tavsiye ederler' ayeti çerçevesinde değerlendirerek hatalarından arınma yolunu da seçebilirler.
1-Ekonomi
Gelir bölüşümünde adalet sağlanamadı. AKP hükümeti, takip ettiği ekonomi politikalarıyla son tahlilde zengini daha çok zengin etmektedir. Uygulanan ekonomi politikaları yoksul kesimlerin, çalışanların, çiftçinin, emeklinin, esnafın durumunda herhangi bir iyileştirme meydana getirmedi. Finans sektöründeki hareketliliği reel ekonomiden ayırmak gerekir. Aslolan reel ekonomide yaşanan ciddi sorunlar, vukua gelen büyük haksızlıklardır.Üretime ve istihdama dönük bir ekonomik politika izlenmesi gerekirken, ara mal ithalatı ile artan cari açığın önü alınamamakta ve cari açık her geçen gün ülke için daha ciddi bir tehdit haline gelmektedir.
2-Başörtü Meselesi
AKP için seçim mitinglerinde başörtüsü sorunu bir namus meselesi idi. Ama seçim dönemleri dışında ise, öncelikli bir mesele olmaktan çıktı.Başörtüsü yasağı Türkiye'de insanları ikincilleştiren bir uygulamadır ve AKP'nin tekeline bırakılmayacak kadar önemli bir insan hakları meselesidir. Eğitim ve çalışma hakları ellerinden alınan binlerce insan söz konusudur. Saçlarından tutularak derslerden çıkartılan sınıf arkadaşlarınız olmadıysa bu sorunu anlamakta zorlanabilirsiniz. BDP'li vekilin Meclis kürsüsünde sorunun acilen çözülmesine yönelik sözleri, neredeyse kınanacak bir şekilde tepki görmüştür.
3- Kürt Sorunu
Kürt sorunu ülkenin en öncelikli ve hayati sorunudur ve sivil yollarla çözülmelidir. Bu sorun ülkenin birliğinin ve dirliğinin sorunudur. Ancak, AKP her ne kadar doğu bölgesinde en fazla oy alan parti olsa da bu oyların hakkını verememektedir.  Trt 6 vs gibi bazı adımlar atsa bile bu sorun, AKP'nin tüm hayati sorunlardaki tavrı gibi iki ileri bir geri ürkek tavırları sonucu kesin bir çözüme kavuşamamaktadır. 
4-Sivil Anayasa Meselesi
12 Eylül darbesinin eseri 1982 Anayasası toplumun hemen her kesimi tarafından antidemokratik bulunmasına rağmen  hala değiştirilememiştir. Modern demokrasiler ve/veya AB üyesi ülkeler içerisinde darbe mahsulü bir anayasaya sahip tek ülke Türkiye'dir.
5-Dış Politika
AKP hükümetinin dış politikada altını çizdiği 'başarı', 'Bölgede inisiyatif aldığımız'yolundaki iddiadır. Bu konuda elbette önemli başarılar sağlandı, ama stratejik yönüyle atılan söz konusu adımların büyük bir bölümünün BOP çerçevesinde düşünüldüğü göz ardı edilemez.Bölgede yaşanan ve 'Arap baharı' denilen değişimlerde dahi BOP'un izleri görülmektedir.Komşularla sıfır sorun politikasından yaşanan değişimler sonucu bir anda çark eden Türkiye'nin tavrı ise,bölgenin İran'ın etki alanına girmesine tahammülü olmayan ABD'nin Türkiye'ye biçtiği sünni-islam ağabeyliği çerçevesini aşmamaktadır. 
'BOP'a karşı çıkmak ' ile 'ulusalcı olmak veya ulusalcılarla bir safta yer almak' aynı şeyler değildir.BOP'a karşı çıkmak, bölgede ABD'nin emperyalist emellerine alet olmamak şeklinde de anlaşılmalıdır.
Bu retorik basit bir propagandadır. Bu ilkesel bir meseledir.

Bu hükümet ve stratejistleri Türkiye'yi 'basit bir kanat ülke', üzerinden gelip geçilen, çiğnenen 'bir köprü' ve zavallı 'bir hamal' olarak algılamış, bize bu misyonu uygun görmüşlerdir. ''Biz küresel güç olması gereken Avrupa'yı ve Amerikayı Ortadoğu'ya, Asya'ya, Türki Cumhuriyetlere, İslam dünyasına taşıyacağız''demek gurur kırıcıdır, vizyon körlüğüdür.
6- Yolsuzluklar
Hükümetin ve AKP'nin yolsuzluklarla mücadele etme gibi bir iddiası ve vaadi vardı. Yolsuzluklarla mücadele siyasetin temel sorunudur, bu yüzden genel olarak bütün partilerin bu yönde vaadi olur. Fakat dini ve ahlâki ya da ahlâk ve maneviyata dayalı değerleri öne çıkaran AKP, herkesten çok bu konuya vurgu yaptı ve bu genel olarak kamuoyu nezdinde kabul gördü. Herkes dindar siyasetçilerin Türkiye'yi arındıracaklarını, temiz bir ülke meydana getireceklerini düşünmeye başladı. Gel gör ki AK Parti etrafında toplanan hacıyatmazların yolsuzlukları ayyuka çıkmış bulunmaktadır. Deyim yerindeyse bazıları 'deveyi hamuduyla götürmektedir'.

AKP'Yİ ELEŞTİRMEK...

Birini ya da bir kurumu eleştirecek isek, ilk önce muhatabız hakkında eğrisi ile doğrusu ile gerçekçi bir tespitte bulunmamız gerekir.
Eleştirmek istediğimiz muhatabımız bir siyasal figür ya da oluşum ise, kendi siyasal duruşumuz ve duygularımız da işin içine karışmaktadır. 
AKP üzerine konuşurken, yazarken AKP'ye yakın olanların da olmayanların da bazı çekinceleri olduğu görülmektedir.
AKP'li olmayanların,  yazarken veya konuşurken bile 'AKP'li değilim ' ile başlayan cümleler ile AKP'li olmadığını ispat etmek ihtiyacı duymaları acaba neden?  Bilimsel toplantılara katılan katılımcıların dahi, söz aldıklarında önce AKP'yi desteklemediklerini belirtmelerinin sebebi nedir? Demokratik değerleri savunurken bile hangi korkularla tedirgin olunuyor acaba?
AKP'ye yakın olanların ise işi daha zor, onlar kendi mahallerinden birinin yıllar sonra ele geçirdikleri otoriteye, güce karşı yöneltiyorlar, eleştirilerini. Afaroz edilebilirler, kendi mahallelerinde hain veya işbirlikçi ilan edilebilirler. AKP'yi içerden eleştirmek elde ateş tutmaya benzemekte. Bunun maliyeti var. Bir kere AKP, İslami kesimden yapılan hiçbir eleştiriye müsamahakâr bakmamakta. Ahmet Taşgetiren'in AKP'yi eleştirdiği için Yeni Şafak'taki işine son verilmesi hafızalarda hala tazeliğini korumakta.
Tüm bunlara rağmen AKP bugün hem toplumsal hem de siyasal bir güçtür.
Peki AKP bu güce nasıl erişti. AKP'nin bu güce erişmesi kendinden menkul nedenlerle mi oldu yoksa kendisi dışındaki birilerinin bazı aymazlıkları sonucunda mı?
AKP, 28 Şubat süreci ve sonrasında statükonun derin güçleri ile işbirliğine giren merkez sağın ANAP ile DYP'den kopan işbirlikçilere tepki olarak yedi yıldır merkez sağa kurulmuş ve iktidar olmuştur.
Ne yazık ki, kendi yakın tarihinden gereken dersleri çıkarmamış merkez sağ, bugün de aynı yanlışın içinde bocalamaktadır.
Kabul etmek gerekir ki AKP, bugün kendisine asgari %30-35 civarı kemikleşmiş bir taban oluşturmuştur. Gelinen bu noktada kendi ekonomik, bürokratik ve medya gücünü oluşturmuş AKP'nin kendisinden kaynaklanacak büyük hatalar yapmaz ise, önümüzdeki ilk seçimlerde de en az alacağı oy oranı budur.
Resmi açıklamalara göre 1945 yılından bu yana en büyük küçülmenin yaşandığı şu günlerde yapılan kamuoyu araştırmalarında dahi seçmen desteği en az %55'lerde görünen AKP'yi siyaset dışı ayak oyunları ile oyunun dışına atma çalışmalarının işe yaramayacağı ortadadır. Oysaki AKP ile ilgili yapılacak o kadar gerçek ve yerine oturan olumsuzluklar var ki.

TCK. 312 “bir ön-rapor”

“savunduğunuz fikirlerin başından
sonuna kadar hepsine muhalifim.
fakat hayatımın sonuna kadar da,
bu fikirleri müdafaa etmek
özgürlüğünüzü temine çalışacağım”

VOLTAİRE


giriş

İnsan düşünen bir varlık olması sebebiyle dış dünyadaki diğer canlılardan ayrılır. Düşünmenin pratik boyutu da, insanın düşüncelerini dış dünya ile paylaşması ve başka düşünceleri kendi dün-yasına taşıyabilmesidir.

Düşünce; bir şey, bir kimse, bir konu ve sorun hakkında zihinsel olarak hüküm kurmak, görüş sahibi olmak, vaziyet almak, değerlendirmede veya mütalaada bulunmak ve bunları dış dünyaya söz, yazı, resim veya daha değişik herhangi bir araçla yansıtmaktır.

Bu anlamda düşünce hürriyeti;
a) Bilgi ve düşünce kaynaklarına rahat ulaşabilme,
b) Edindiğimiz bilgi ve düşünceleri herhangi bir kınama veya cezalandırma kaygısı taşımaksızın kendi içimizde bir kanaate varma,
c) Elde ettiğimiz bu kanaat, değerlendirme ve düşünceleri bir baskı tehdidi altında kalmaksızın dış dünya ile paylaşmak; tek başımıza veya bizim gibi düşünen diğer insanlarla birlikte toplu olarak yaymak gibi unsurları da bünyesinde taşımaktadır.

anayasal durum

1982 anayasası, insan hakları ve özgürlüklerine “dayalı” değil de yalnızca “saygılı” bir anaya-sadır. (Anayasa madde 2)

Anayasa düşünce ve ifade özgürlüğüne şu şekilde yer vermiştir:

Madde 25: “Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz . düşünce ve kanaatleri nedeniyle kına-namaz ve suçlanamaz .”

Madde 26: “Herkes düşünce ve kanaatlerini söz yazı resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak yada vermek serbestliğini de kapsar.”
Düşünce ve kanaat açıklama ve yayma hürriyeti suçların önlenmesi ve suçluların cezalandırıl-ması amacıyla kanunla sınırlandırılabilir.”

Madde 15: “Düşünce ve kanaat özgürlüğü, savaş, seferberlik,sıkıyönetim,veya olağanüstü dö-nemlerde dahi ortadan kaldırılamayacak özgürlüklerdendir.”


uluslararası sözleşmelerde düşünce özgürlüğü

a) Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi

1. ve 2. Dünya savaşında milyonlarca insanın ölmesi ve en korkunç insan hakları ihlallerinin yaşanmış olmasından dünya uluslar topluluğu yeniden böyle acılar yaşanmaması için kendisine bazı dersler çıkarmıştı. Barışçı ve insan haklarına saygılı yeni bir uluslararası düzen kurulması için “ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı yapılmaksızın” herkese insan hak ve onuruna yakışır bir yaşam için gerekli ilkelerin belirlenmesi bir gerekliliktir.

Bu amaçla 10 Aralık 1948 de Paris’te “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” ilan edildi. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19 maddesi, düşünce ve ifade özgürlüğünü düzenliyordu.

Madde 19:“Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve hangi yoldan ve hangi ülkeden olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve öz-gürlüğünü içermektedir.”


b)İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi

Avrupa Konseyi üyesi devletler tarafından 4 Kasım 1950’de Roma’da kabul edilmiş ve imza-lanmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 18 Mayıs 1954 tarihinde Türkiye tarafından da onay-lanmıştır. Böylece Anayasa’nın 90 maddesi gereğince, usulüne göre yürürlüğe konmuş olan AİHS bir iç hukuk normu haline gelmiştir. AİHS’nin 10.maddesi:

Fıkra 1: “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ulusal sınırlara bakılmaksızın, bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri elde etme ve bunları ulaştırma özgürlüğünü de içermektedir...”

Fıkra 2:“Bu özgürlükleri kullanırken ödev ve sorumluluk içinde hareket edilmesi gerektiğinden, ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü ve kamu güvenliği, suçun ve düzensizliğin önlenmesi, gizli belge-lerin açığa vurulmasının önlenmesi, yargı organlarının otorite ve tarafsızlığının korunması ama-cıyla, ‘demokratik toplumda olması gereken’ ve hukukun öngördüğü formalitelere, şartlara, ya-saklara ve yaptırımlara tabi tutulabilir.”

AİHS’de düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırları (sınırlandırılma sınırları)

Düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırları veya başka bir deyişle düşünce ve ifade özgürlüğünün hangi şartlarda sınırlandırılabileceği AİHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafında açıklanmıştır.

Buna göre düşünce ve ifade özgürlüğü;
a) Ödev ve sorumluluklarla birlikte yürütülebilir.
b) Kamusal makamlar ancak aşağıda belirtilen şartlar dahilinde bu özgürlüğün kullanılmasına müdahale de bulunabilirler.
• Ulusal güvenlik
• Ülke bütünlüğü
• Kamu emniyeti
• Suç işlenmesi ve düzensizliğin korunması
• Genel sağlığın korunması
• Genel ahlakın korunması
• Gizli bilgilerin açıklanması tehlikesinin önlenmesi
• Başkalarının şeref ve haklarının korunması
• Yargı organlarının tarafsızlığının ve otoritesinin sağlanması

Bunun yanı sıra İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de (AİHM) ifade özgürlüğünün sözleşmeye aykırı bir şekilde sınırlandırılması yolundaki iddiaları yukarıda saydığımız ve sınırlamayı meşru kılan haller içerisinde olup olmadığının saptanması noktasında aşağıdaki kıstasları kullanmaktadır;

Bunlar;
a) Sınırlama veya müdahale için yasa olmalıdır.(Suçta ve cezada kanunilik)
b) Sınırlamanın meşru bir amacı bulunmalıdır.
c) Sınırlama demokratik bir toplumun gereklerine uygun olmalıdır.
d) Getirilen ceza gerçekleştirilmek istenen meşru amaçla orantılı olmalıdır. (Örneğin; ulaşılmak istenen amacın sınırlandırma dışında başkaca bir yolla da elde edilip edilmeyeceği araştırıl-malıdır.)

AİHM Düşünce ve İfade Özgürlüğünün sınırlarını geniş yorumlamaktan yanadır.

Bu anlamda; “düşünce ve ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en esaslı temellerinden birini oluşturmaktadır. Bu özgürlük sadece toplumda beğenilen ve hoşgörü ile karşılanan bilgi ve düşüncelerin açığa vurulmasını değil, devleti ve halkın bir kısmını rahatsız eden, şoka uğratan bilgi ve fikirleri de kapsar. Çoğulculuğun, hoşgörü ve açık fikirliliğinin gereği olan bunlar ol-maksızın demokratik bir toplum düşünülemez.”

TCK. 312. maddesi

TCK. 312. maddesine bakıldığında kanunu düzenlediği üç suç türünü görmek mümkündür.

a) kanunun cürüm saydığı bir fiili övmek
b) halkı kanuna itaatsizliğe tahrik
c) halkı sınıf din dil ırk mezhep ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik

Ayrıca bu üç suçtan birinin neşir yoluyla işlenmesi durumunda ceza artırılır.
Bu üç suça ait ortak şart “aleniyettir”. Yargıtay, aleniyet kavramını suçun umumi bir yerde birkaç kişinin görüp işitebileceği bir surette işlenmesi şeklinde tanımlamıştır.
Metin de yer alan övme’den maksat da, beğenilen ve benimsenen belirli bir şeyi muhataba da aşılamak suretiyle çaba sarfetmektir. Bir cürmü övmek, başkalarını suç işlemeye dolayısıyla tahrik etmektir. Maddede de yer aldığı gibi yalnızca cürüm niteliğindeki fiillerin övülmesi suçu oluşturur. “Yine bir cürmü övmek demek başkalarını o suçu işlemeye teşvik edici veya o cürmün işlenmesine mani olan manevi engelleri kaldırıcı mahiyetteki sözlerdir.” (Faruk EREM)

Suçu oluşturan manevi unsur ise özel kasttır. Yani bu suçu işleyen kimse suçun unsurlarını bilerek ve isteyerek gerçekleştirmelidir. Kastın olmaması, cezalandırılmamayı gerektirir.

Bu suç TCK’nın Amme Nizamı Aleyhine İşlenen Cürümler isimli 5. babında yer almaktadır.
Yani bu madde ile korunan hukuksal yarar kamu düzenidir.

Bu suç, nitelik itibariyle de tehlike suçlarındandır. Hareket gerçekleşince suç tamam olmuş olur . tehlikenin meydana gelmesi aranmaz.

Bu kısa bilgilerden bu maddeyi modern, çağcıl ve demokratik değerler çerçevesinde incelendi-ğinde, metnin aksayan yönleri şunlardır:

a) Maddenin bir tehlike suçu olması itibarıyla tehlike suçlarının hukukumuzdaki yeri ve nasıl yorumlanması gerektiği
b) Tahrik unsurunun çerçevesi ve sınırlarının belirlenmesi
c) 312. maddenin TCK. sistematiği içerisindeki yeri ve kamu düzeni kavramı
d) AHİM. kararları nezdinde 312. Maddenin uygulanma alanı

“tehlike suçu” kavramı

Tehlike suçları, zarar suçlarından farklıdır. Tehlike suçunu oluşturan hareketin, “ceza normu ile yaptırıma bağlanan tehlike şeklindeki suça vücut verip vermeyeceği konusunda değerlendirme yapılıp, sonucunda tahrik, teşvik, övme gibi hareketlerin tehlikeyi yaratmak bakımından uygun ve elverişli olduğu belirlenebiliyorsa, suçun varlığı kabul edilmelidir.” Bu durumda suçun işlenmesi, yani suçun varlığının kabulü için failin özel kasıtla değinilen tehlikeyi yaratmaya uygun “açıkça ayırımcı hareketler yapması” gereklidir. (İtalyan Yargıtayının 15.01.1991 tarih ve 350 sayılı kararı)

Aksi taktirde tehlike suçlarında hareketin tehlike yaratmaya uygunluğu saptanmadan “beyan” şeklindeki hareket nedeniyle hüküm verilmesi sadece düşüncenin suç sayılması anlamına gelir. (Çetin ÖZEK, Basın Hukuku, İst. 1978, sf 348).

tahrik ve kapsamı

“Tahrikin umumun emniyeti için tehlikeli tarzda olması” demek , işlenen tahrik fiil ve hareketle-rinin, ülkenin kamu güvenliğini ve kamu düzenini bozabilecek mahiyette bulunması demektir. Tahrik neticesinde umumun emniyetinin tehlikeye düşmüş veya bozulmuş olması gerekmez . Bu tehlikenin meydana gelebilmesi için yeter sayılır.
Tahrikin varlığı, sosyal disiplini ağır biçimde bozan zarar veren veya zarar verme tehlikesini taşır nitelikteki eylemlere yönelik kışkırtmanın amaçlanması ile saptanmalıdır. Bu yüzden “yazı veya konuşma metni, belli sözcük veya bölümleri ile alınarak değil “tümü” ile değerlendirilmelidir. Hareketin suçun maddi öğesini oluşturabilmesi ve suçun gerçekleşebilmesi için “itici bir özelliğe, kapsama” sahip olabilmesi gerekir. Etkili ve inandırıcı bir çağrı tahrik kavramı ile birlikte bulunmalıdır. Dolaylı etkilemeler tahrik kavramı için yeterli sayılmaz. Tahriki oluşturan hareket, yöneldiği kişilerin suç işlemesini isteyici, sağlayıcı bir özelliğe ve kapsama sahip olabilmelidir. Bu nedenledir ki, tahriki ortaya çıkaran sözlerde, yayın araçlarında tahrikle ulaşılmak istenen amacın açıklıkla belirtilmesi ve bunun gerçekleşmesine doğrudan doğruya yönelen bir hareket biçiminin bulunması ve başka bir anlatımla güdülen amaç ile tahrik hareketi arasında yakın bağların var olması gerekmektedir. (Yargıtay 8. Ceza Dairesi, 20.11.0985, 4937/5298)

312. maddenin TCK. sistematiğindeki yeri

312. madde TCK. nın ikinci kitabının, Amme Nizamı Aleyhine İşlenen Cürümler isimli 5. ba-bında yer almaktadır. Buna göre, madde ile korunan hukuksal yarar kamu düzenidir. TCK. da kamu düzeni dar bir yorumla, toplumun maddi ve fiziki düzenin korunması anlamını taşımak-tadır. Anayasa Mahkemesi bir kararında kamu düzenini “toplumun huzur ve sükununun sağlan-masını ifade etmekte olup yurtta güven ve düzenin bozulmasına yer verilmemesi” şeklinde tanım-lamıştır.

TCK. nun 312. maddesinin her ne kadar kamu düzenini korumak amacını taşıdığı söylense de, devlet aygıtını elinde bulunduran mevcut siyasi otorite bu maddeyi ”devletin zırhı” olarak gör-mekte ve “devleti zırhsız bırakmayacağını” ifade etmektedir. (MHP. Genel Başkan Yardımcısı S. Bülent Yahnici’nin bir TV konuşması)

Gazeteci-Yazar Mehmet Pamak’ın TCK. nun 312. maddesinden dolayı yargılandığı ve mahkum olduğu bir davanın karar metninde de, yazarın “halkı devlete karşı kışkırttığı”’ gerekçesi ile maddeyi ihlal ettiğine yer verilmektedir.

Yine TCK. nun 312. maddesine ilişkin yapılacak yargılamalar Asliye Ceza Mahkemesi’nce ger-çekleştirilecek iken, 12 Eylül askeri yönetimince yargılama yeri Devlet Güvenlik Mahkemesi olarak değiştirilmiştir.

Sıradan bir okuma ile bile maddede “devlet aleyhine kışkırtmak” unsuru bulunmadığı rahatlıkla görülebilir. Yukarıda da belirtildiği gibi burada korunan “devlet” değil, “kamu düzenidir.” Buna rağmen mahkemelerin bu maddeyi sanki devleti koruyormuş gibi yorumlayarak uygulama yap-masını anlamak mümkün değildir.

Esasen modern demokratik hukuk devletinde, devletin bireyin menfaatlerinden bağımsız, nevi şahsına münhasır hukukça korunması gereken bir menfaati sözkonusu olamaz.

312. madde için yapılabilecekler

Ülkemizin halen içinde bulunduğu 312. Madde ayıbından ve tartışmalarından kurtulması için yapılabilecekler bellidir. Bu konuda kamuoyunda mevcut tartışmaların seyri toplumsal bir talebin varlığına işaret etmekte, kaldırılması fikrinin yanında bu maddenin rehabilitasyonu bile dil-lendirilmektedir.

Bu ön-rapor kapsamında 312. Madde ile açılan yaraların acil ve kısmen tedavisi için;

1- Tahrik kavramı yukarıda gösterilen ilmi içtihatlar çerçevesinde değerlendirilerek,
2- Tehlike suçlarının niteliği göz önünde bulundurularak,
3- Hareketin tehlike yaratmaya uygunluğunu saptayarak (Açık ve yakın tehlike),
4- Maddeyi devleti korumaya yarayan bir zırh olarak gören zihniyetten vazgeçerek,
5- Düşünce ve ifade özgürlüğünü AİHS VE AİHM kararları çerçevesinde evrensel insan hak ve özgürlükleri normuna uygun bir şekilde yorumlayıp ve uygulayarak
6- Metni, yazıyı veya konuşmayı şartlanmış olarak değil de, bir bütün halinde değerlendirerek, (ki AİHM içtihatlarına göre, düşünceyi ifade eden konuşma veya yazı bir bütün olarak ele alınmalıdır) ve kısıtlamaların sözleşmenin belirlediği meşru amaçlarla orantılı olup olmadığı yazı veya sözlerin doğrudan doğruya ilgili ve müeyyidelendirmek bakımından yeterli olup olmadığı tespit edilmeli,
7- Madde metninin, medeni vs kanuni düzenlemelerden farklı olarak Ceza Kanunun ilkelerinden olan “hakimin hukuk yaratmasına yani hakime geniş takdir hakkı tanınmayacak, subjektif değerlendirmesine izin vermeyecek şekilde” madde metninde suç oluşturan tipik eylemin (davranışın) objektif kriterlerle, açık bir şekilde belirtilmelidir.


TCK. nun 312. maddesinin düşünce ve ifade özgürlüğünün üzerinde bir gölge olmaktan çıkarıl-ması için madde metninin yukarıda belirtilen kıstaslara uygun bir şekilde düzenlenmesi gerek-mektedir.

Adalet Bakanlığı adına hazırlanan Yeni Türk Ceza Yasası Tasarısının 289. maddesinde, TCK. nun 312. maddesindeki suçun tarifi; “sosyal sınıf, ırk , din, mezhep, veya bölge farklılığına da-yanarak insanları birbirine karşı kamu düzenini bozma ihtimalini ortaya çıkaracak surette düş-manlığa ve kin beslemek” şeklinde yapılmıştır.

Yine DYP tarafından verilen değişiklik önergesinde de, bu maddenin AİHS çerçevesinde değiş-tirilerek somut ve açık tehlike hali hariç, hiçbir düşünce açıklaması ve eleştirisinin, suçu oluş-turmadığı yönünde yorumlanmasının sağlanması istenmektedir

Ülkemizdeki olası yeni düzenlemelere ışık tutacak bazı uluslararası yasal düzenlemeleri şu şekilde sıralayabiliriz:

ABD Yüksek Mahkemesi, ifade özgürlüğünün sınırlandırılması konusunda, “açık ve mevcut tehlike”(clear and present danger) kriteri geliştirmiştir. Buna göre, yapılan konuşma veya öne sürülen düşünceler toplum açısından açık veya mevcut bir tehlike oluşturduğu taktirde yasakla-nabilir. Bunun için açıklanan düşüncenin sözde kalması yeterli değildir. Ayrıca bunların hukuka aykırı bir eylemi kışkırtmaya yönelik olması ve dolayısıyla mevcut hukuk düzeninin ihlali açı-sından açık bir tehlike oluşturması gerekmektedir.

Öte yandan düşünce özgürlüğünün korunması ve kapsamının genişletilmesi konusunda kamu düzeni için tehlike yaratılması kriterleri İtalyan Anayasa Mahkemesi tarafından da aranmıştır. Gerçekten adı geçen mahkeme halkın sınıflarını birbirlerine karşı kin ve düşmanlığa açıkça tahrik (İtalyan Ceza Kanunu madde 415) konusunda verdiği kararında tahrikin kamu düzeni konusunda tehlikeli olacak tarzda yapılması gerektiğine karar vermiştir. Yine İtalyan Ceza Kanununda, 312. maddede yer alan cürüm kavramı sadece kamu düzenini kapsayan suçlar şeklinde yer almıştır.




önerimiz

Bu ön-rapor kapsamında da ifade etmeye çalıştığımız gibi TCK. nun 312. maddesi şu anda ül-kemizde toplumsal rahatsızlıklara sebep olacak uygulamaların kaynağı durumundadır. Bu madde nedeniyle oluşan “Türkiye insan hakları imajı” çağdaş ve evrensel insan hakları çizgisinin dışında bir imajdır.

TCK. nun 312. maddesi kaldırılmalıdır. Düşünmenin ve düşüncenin açıklanmasının suç olması insan hakları kavramı ile çelişmektedir. Bu çelişki tamamen kaldırılıncaya kadar yaşanacak süreçte mevcut uygulamalar ile oluşan mağduriyetlerin önüne geçilmesi için bu maddenin acilen rehabilite edilerek bu maddenin ihlalinden dolayı ceza almış kişilerin affı gündeme alınmalı ve TBMM. nin yeni çalışma döneminin ilk faaliyeti buna dair olmalıdır.


(TEMMUZ 2000 DE MAZLUM-DER İSTANBUL ŞUBESİ İÇİN HAZIRLANMIŞTIR) 

HUKUK BU İŞE NE DİYOR? BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI SORUNU, İNSAN HAKLARI VE HUKUK


Başörtüsü sorunu, ülkemizde periyodik olarak kronikleşen ve özellikle son yıllarda adeta kangren haline dönüşen bir yara halini almıştır.
Artık bu sorunu, insan haklarına ilişkin hukuki bir bakış açısıyla ele almak gerekmektedir.
Bu yazıda söz konusu mesele öncelikle laiklik ilkesi, ikinci olarak insan hakları, üçüncü olarak kamu hizmeti teorisi son olarak da pozitif hukuk açısından ele alınacaktır.

1-) LAİKLİK İLKESİ VE BAŞÖRTÜSÜ
Başörtüsü yasağının en önemli dayanağı olarak 'Laikilik' ilkesi gösterilmektedir.
Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olduğunu belirtmekle birlikte(madde 2), ne Anayasada ne de her hangi başka bir kanunda laikliğin tanımı verilmediği gibi, anayasada başörtünün laikliğe aykırı olduğu yönünde de herhangi bir hüküm bulunmamaktadır.
Öncelikle Laikliğin nasıl doğduğu, nasıl bir evre geçirdiği ve günümüzde hangi anlamda ve ne yönde kullanıldığı Fransa ve Türkiye örnekleri her iki ülkenin yüksek yargı organlarının kararlarının karşılaştırmalarıyla birlikte incelenecektir.

A-FRANSA ÖRNEĞİ
1-Tarihsel Gelişim
Seküler (dindışı) alan ile dinsel alan arasındaki ilişkinin düzenlenmesi için devlet tarafından kullanılan özel bir aygıt olan laiklik, 1789 Fransız ihtilali ile ortaya çıkmıştır.
Dinsel alanla seküler alan arasında kapitalizm ve aydınlanma düşüncesinin doğuşuyla ortaya çıkan mücadele, çoğu batı ülkesinde normal bir seyir izlerken; Fransa'da kilisenin kendi iktidar alanındaki hiçbir konunun siyasi iktidara taşınmasına izin vermemesi ve siyasi alanı etkilemekten hatta kullanmaktan vazgeçmemesi nedeniyle devrimsel bir nitelik almıştır.
Devrimden sonra Fransız laiklik anlayışı iki tarihsel devreye ayrılabilir:
Birinci devre, devrim sonrası iktidarın kilisenin tüm faaliyetlerini kısıtladığı ve hatta yasakladığı 18.yy sonlarından 19.yy sonlarına kadar devam eden 'militan' laiklik anlayışın egemenlik devresi; ikinci devreyse, din ve devletin birbirinden ayrıldığı devredir.
2-Fransız Yargısının Başörtüsü Meselesine Yaklaşımı.
80'li yıllardan sonra başlayan dine dönüş olgusuyla birlikte halkının önemli bir bölümünün İslamiyeti seçme yoluna gitmesiyle, Fransa bu konu ile ilk kez karşı karşıya kalmıştır.
Fransız yargıtayı bu konuda iki kez görüş belirtmiş (1989), ilkinde Milli Eğitim Bakanı Danıştaydan görüş istemiş, ikincisinde de bu konu bir uyuşmazlık olarak Yüksek Yargı Kurullarının karşısına gelmiştir.(1992)
Fransız Danıştayıının bu konudaki görüşü özetle şöyledir:
"Öğrencilerin dini inançlarını okul içinde de ifade etmeleri vicdan özgürlüğünün bir gereğidir ve bir dini aidiyeti sembolize eden işaretin salt taşınması fiili, laikliğe aykırı değildir. Bu serbest taşıma ancak somut bir kamu olayını aksatıyorsa hukuka aykırı olabilir."

B-TÜRKİYE ÖRNEĞİ
Her şeyden önce, Batıda görülen kilise (dini kurum) ve siyasi otorite arasındaki çatışmanın İslam dünyasında görülmemesi ve yine İslam tarihi içerisinde Hristyanlık tarihinde görüldüğü gibi mezhep ve din çatışmalarına pek sık rastlanmaması dolayısıyla Laiklik gibi bir kurumun ülkemiz açısından gerekliliği tartışmaları bir yana, bugün toplum-devlet çatışmasının en temel noktasını oluşturmasının altında siyasi iktidarın, laikliği modernleştirme projesi yatmaktadır.
Bu anlamda, laiklik dinin bir antitezi olarak algılanmaktadır. Ve dinin toplumsal hayattaki her türlü etkisinin yasaklanması ve onun yalnızca kişinin içsel alanına hapsedilmesi anlayışı iktidar odaklarınca hakim görüş olarak kabul edilmektedir. Hatta daha da ileri gidilerek, ya laikliği bir tür modern din gibi algılama ve bunu hayat tarzı haline getirerek tüm yurttaşlara dayatma ya da mevcut dinin çağın koşullarına uymadığını düşündükleri bazı kurallarının (!) yadsınmasını bireylere empoze ederek, dinin bir tür 'light' versiyonunu topluma kabul ettirme eğilimi içine girilmiştir.
Bu laiklik anlayışı yukarıda bahsini ettiğimiz Fransa daki birinci dönem "militan" laiklik anlayışına uymaktadır.
-Türk Yüksek Yargı Organlarının Konuya Bakışı-
Burada Anayasa mahkemesinin 1989 tarihli ünlü türban kararı incelenecektir. Yüksek Mahkeme sözkonusu kararda kısaca, laikliği din ve vicdan özgürlüğünün bir tür antitezi olarak algılamaktadır. Laikliğin din olgusu karşısında tarafsızlık gibi bir özelliğinin olmadığı kanısında olduğu gibi bir izlenim vermektedir.
Bu karar birkaç yönden yanlıştır:
1- Anayasal bir ülkede anayasa mahkemesinin görevi, yeni hak mahrumiyetleri oluşturmak değil, bilakis yasama organından gelebilecek hak ve özgürlüklerin aleyhindeki düzenlemerin önüne set çekmektir. Bu anlamda Anayasa Mahkemesi yorumlarında kısıtlayıcı değil özgürlükçü olmalıdır.
2- Anayasa nın 13. Maddesine göre, temel haklar ancak, 'kanunla' sınırlanabilir. Ve yine aynı maddeye göre 'temel hak ve özgürlüklerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz'. cümlesi bu anlamda bir ölçü oluşturarak laiklik nedeniyle olsa dahi sınırlamanın da sınırını belirlemektedir.
3- Ve yine belirtmek gerekir ki, Anayasa Mahkemesi kararları madde 153'e göre bağlayıcıdır. Ancak aynı maddenin bir başka cümlesine göre bir kanun veya kanun hükmünün iptal edilmesi üzerine bir boşluk doğarsa Anayasa Mahkemesi 'kanun koyucu gibi hareket ederek yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez.'
Türkiye nin bu militan laiklik anlayışına karşın, modern dünyada bugün laikliğin işlevi, bir yandan belli bir inancın bu inanca teorik olarak mensup olup gereklerini yerine getirmeyenler veya diğer inananlar üzerine baskı yapılmasını engellemek diğer yandan da kamu düzenine zarar verilmemesi şartıyla dini inancın gereklerinin yerine getirilmesini engelleyecek tüm kısıtlamaları, ortadan kaldırmak suretiyle inanç ve vicdan özgürlüğünü sağlamak olarak anlaşılmaktadır.

2-)İNSAN HAKLARI VE BAŞÖRTÜSÜ SORUNU
İnsan hakları, bir insanın doğuştan getirdiği ve daha sonra kazandığı donanımları hangi şartlar altında olursa olsun bütün bireylerin kullanabildiği üstün ahlaki haklardır.
Kişilerin din, dil, ırk, etnik köken, felsefi inanç vs. farklılıklarına rağmen bütün insanlar insan olmak bakımından aynı haklara sahiptir.
Bu anlamda insan hakları kavramının öznesi bireydir. Hiçbir kollektif grup (devlet, cemaat, dernek, toplum, sendika vs.) insan hakları kavramının öznesi olamaz. Tüm bu sosyal organizasyonlar ancak bireye atıf yaparak meşruluk kazanabilir.
Çoğu insan hakkı ise en temel antolojik gerçek olan 'özgürlük'ten türer. Bu bağlamda özgürlük haklarının temelindeyse 'tercih özgürlüğü' yatmaktadır. Seçim yapmak, kişiyi insan kılan en temel özelliktir. Kişiler tercihlerde bulunurken çok farklı referanslardan yola çıkabilirler, bunlar felsefi,dini ve ideolojik değerler veya daha başka şeyler olabilir.
Konu hak ve özgürlükler olunca 'saygı' terimi zorunlu olarak takdir, tazim ve beğenme ifade etmez. Bu anlamda haklara saygılı olmak demekse sakini sembolizmini, anlamını onaylamasak bile, hakların kullanımına rıza göstermek ve müdahale etmemek demektir.
Bu zorunluluk daha çok devleti ilgilendirir. Çünkü devlet, hak sahibi bireylerin, felsefi ve ideolojik saiklerinin tanınması ve güvence altına alınması; (müdahaleye engel olunması) yükümlülüğündedir.
Yukarıdaki tahlil açısında bakılınca 'başını örtmek' bazı kadınlar için bir tercihtir. Hiç kimse onların başörtüsünü takma saiklerini araştırarak onları yargılamak ve mahkum etmek hakkına sahip değildir. Devlet onların bu tercihlerine saygı göstererek bu tercihlerinin güvencesi olmak zorundadır.

3-)KAMU HİZMETİ TEORİSİ AÇISINDAN BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI Bu bağlamda konuyu ikiye ayırarak inceleyeceğiz;
A)Kamu hizmetinden yararlananlar yani öğrenciler açısından
B)Kamu hizmeti verenler yani kamu görevlileri (memurlar) açısından

A-)Kamu hizmetinden yararlananlar yönünden
Burada eşitlik ilkesi büyük önem arzetmektedir. Eşitlik ilkesi hem sözkonusu kamu hizmetinden yararlanmak için önceden belirlenmiş objektif şartları taşıyan herkesi kapsar hem de sürekliliği yani bir kamu hizmeti hukuka uygun olarak ortadan kaldırılmadıkça bu yararlanmayı sürdürme ve hizmetin düzgün işlemesini isteme paklarını kapsar.
Yani, eşitlik ilkesinin bir gereği olarak, durumları aynı olan vatandaşlar arasında hizmetten yararlanmaya başlama ve yararlanmanın şartları ve içeriği bakımından bir ayırım yapılamaz.
Bu bağlamda,en temel insan haklarından ve yine en temel kamu hizmetlerinden yararlanmak isteyen başörtülü öğrencilerin diğer herkes gibi sınav v.s. şartları yerine getirerek öğrenim görmek istemelerinin en temel insan haklarından olan din ve vicdan özgürlüğü, ifade özgürlüğü v.s. özgürlüklerinin doğal bir yansıması olan başörtülü olmalarından dolaylı eğitim ve öğrenim hakkının ellerinden alınmak istenmesinin anlamsızlığı ortadadır.
B)Kamu görevlileri yönünden
Kamu hizmetlerinden yararlananlardan farklı olarak kamu görevlileri hizmetin yürütülmesi esnasında tarafsız olmakla yükümlüdürler
Bu yükümlülük 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu nun 7. Maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre memurlar,"görevlerini yerine getirirken dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı yapamazlar.
Ancak Başörtüsü takan her bir kamu görevlisinin hizmetin yürütülmesi esnasında mutlaka dinsel inanç ayırımı yapacağını söylemek kuşkusuz mümkün değildir. Böyle bir yaklaşım, önyargıdan öteye geçemez. Bu tür bir iddianın hukuki bir anlam ve izah tarzı mümkün değildir.

4- TÜRK POZİTİF HUKUKU AÇISINDAN BAŞÖRTÜSÜ SORUNU
Öncelikle konunun anayasal temel haklarla ilişkisini açıklayacak daha sonraysa meseleyi yürürlükteki mevcut yasalar çerçevesinde inceleyeceğiz.

A-Anayasal Durum
a- Kişinin maddi ve manevi dokunulmazlığı: Anayasanın 17. Maddesi herkesin 'maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkına' sahip olduğunu belirtmiştir. Başörtüsünün bireysel bir tercih olduğu ve kişinin manevi varlığını geliştirme hakkının bireysel tercihleri de kapsadığı açıktır.
b- Kanun önünde eşitlik: Anayasanın ilgili maddesi, "Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir." der. Aynı maddenin son fıkrası da "devlet organları ve idari makamların, bütün işlem ve eylemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun hareket etmek zorunda olduğu"nu belirtmektedir.
Başörtülü oldukları gerekçesiyle eğitim ve öğrenim haklarından mahrum bırakılan bayanların 'kanun önünde eşitlik' prensibine aykırı bir durumla karşı karşıya bırakıldıkları ve bu yüzden idarenin bu tür eylem ve işlemlerinin sözkonusu anayasa ilkesinin açık bir ihlali anlamını taşıdığı çok açıktır.
c- Din ve vicdan özgürlüğü : Anayasanın gerek yukarıda açıklamış olduğumuz 13. maddesi gerekse 24. Maddesi (herkes dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.) din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına almıştır. Bu özgürlülük Türkiye'nin altına imza koyduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde de güvence altına alınmıştır. Ve sözkonusu sözleşmede belirtildiği gibi bu özgürlük "İnancı izhar veya açığa vurma hakkını da kapsar.
Başörtüsü takan bir bayan bunun İslam dininin bir gereği olduğuna inandığına göre burada inancın dışa vurulması sözkonusudur. Ve bu hakkı yukarı da belirtildiği gibi güvence altına alınmıştır.
Laik bir devletin dinin gereklerinin neler olduğunu belirleme gibi bir görev veya yetkisinin de bulunmadığı göz önüne alındığında ihlal daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
d- Eğitim - Öğrenim Hakkı: Anayasa nın 42. Maddesi "Kimse eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz" demektedir. Aynı maddenin devamında ise "Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür" denilmesine rağmen kılık kıyafetinden dolayı insanların en temel haklarından olan eğitim ve öğrenim hakkından mahrum bırakılmaları anayasaya aykırı olmakla birlikte bazılarının üzerine vazife olmayan şeylerle de uğraştıklarını ortaya koymaktadır.
Açıkça görülmektedir ki, kamu hizmetlerinden yararlanmada genel geçer ve temel bir kural olan 'eşitlik' ilkesinin ihlali anlamı taşıyan başörtüsü yasağı aynı zamanda anayasanın bir çok maddesinin ihlali anlamını da taşımaktadır.


B-YASAL DURUM
Türk pozitif hukukunda bir kanun veya düzenleyici işlem hükmü, öğrencilerin başörtüsü takmasını yasaklamamaktadır. 2547 sayılı Yüksek Öğrenim Kanununa 3670 sayılı kanunla eklenen ek 17.madde ile "yürürlükteki yasalara aykırı olmamak koşulu ile yüksek öğretim Kurumlarında kılık-kıyafet serbesttir." kuralı getirilmiştir. Ve bu kanun hükmü halen geçerli bulunmaktadır.
Fakat uygulamada çoğu kez başörtüsü takan öğrencilere Y.Ö.K. Disiplin Yönetmeliğinin öğrencilik sıfatının gerektirdiği saygınlık ve güven duygusunu sarsıcı nitelikte davranışı (madde 7 bent A) ve öğretim kurumlarındaki çalışma düzenini bozucu hareket (madde 7) gibi hükümler dolayısıyla kınamadan okuldan uzaklaştırma cezasına varıncaya kadar disiplin cezaları verilmektedir.
Ancak şu genel bir hukuk kaidesidir ki,bir ceza verilirken hem "tipiklik"unsuruna hem de "kanunsuz suç olmaz" ilkesine riayet etmek şarttır.
Bu demektir ki, yükseköğretim kurumlarında başörtüsü takmayı yasaklayan bir kural ya kanunla ya da kanunun açıkça yetki verdiği düzenleyici işlemle konulmalıdır.
Ayrıca, salt başörtüsü takma fiilini "öğrencilik sıfatının gerektirdiği saygınlık ve güven duygusunu sarsacak nitelikteki davranış" sayarak disiplin cezası vermek, tipiklik unsuruna riayet etmemek anlamına gelmektedir. Tipiklik unsuru demek, hangi fiile ceza verileceğinin daha önce belirlenmesi ve müeyyideye bağlanmış olan bu fiilin bu kurumlarda belirtilen tarife açık ve net olarak uyması demektir. Tipiklik özelliği, herhangi bir fiile genel ve soyut bazı kurallara dayanılarak keyfi yorumlarla keyfi uygulamalara ve cezalandırmalara yol açmamak ve hukuki güvence sağlamak amacını güder. Hukuk devletinin tanığı hukuki güvencelerin olmadığı sistemler ise zorba polis devleti olmaktan öteye gidemezler.
Görülüyor ki, uygulamadaki başörtüsü yasağı, ne laiklik ilkesi, ne insan hakları, ne kamu hizmeti teorisi ne de halen geçerli pozitif hukuk kurallarına uygundur.
Sorunun çözümü toplumsal gerilimler ve çatışmalardan medet umarcasına tek kimlikli, tek kültürlü tek tip bir toplum dayatmalarından vazgeçerek, ülkemizin çok kimlikli, çok kültürlü çoğulcu toplum yapısından kaynaklanan değişik ideolojik ve yaşam tarzları benimseyen toplumsal gruplar arasındaki toplumsal uzlaşma ve iç barış için insan hakları, hukuk ve özgürlükler doğrultusunda yeni bir yapılanma ve yeni bir toplumsal sözleşmeden geçmektedir.

YENİ ANAYASADA NE İSTİYORUZ?


21.YY. dan 12 yılı da tüketiyoruz.Ve biz hala darbe mahsulu anayasada yağtığımız yamalarla idare ediyoruz.

Yeni anayasa yapımında,kendimizi sorgulamanın "biz nerede hata yaptık" demenin gerekliliğine inanıyoruz.

Türkiye ...
Avrupa ve Asya'yı birbirine bağlayan bir düğüm noktası...
Tarih boyunca dünyaya yön veren pek çok medeniyete beşiklik etmiş bir yurt. Dünyanın kalbi sayılabilecek bir sosyo-politik alan...
Ancak, 200 yıldır modernleş(tir)me yaşayan Türkiye,insan hakları konusunda tereddütlü, haklar ve özgürlükler noktasında özürlü... Demokrasi konusunda ise hâlâ uzlaşma sağlayabilmiş değil.
1950'lerde tek partili hayata kansız geçmeyi başarabilen Türkiye, demokratikleşme evrimini istenilen seviyeye taşıyamamıştır. Bu ülkenin özlemini duyduğu demokrasi, yönetime etki eden görünmez güçlerin "bu elbise bize dar geliyor" zihniyetinin sonucu olarak, 1960 ve 1980'de fiili iki darbe yaşamış, 12 Mart 1971 ve 28 Şubat 1997'de ise muhtıralarla kesintiye uğramış, her on yılda bir şamar oğlanına dönen demokrasisiyle acı bir görüntü vermektedir.
Bugün Türkiye, 12 Eylül askeri yönetiminin oluşturduğu Anayasa ve bu baskıcı kanuni yönlendirme mekanizmasına dayandırılan, temel hak ve özgürlükleri sınırlayan ve kısıtlayan yasalarla yönetilmektedir. Çünkü, darbe mahsulü bu anayasa "insan haklarına dayalı değil, insan haklarına saygılı" bir anayasadır.

21.Yüzyıla Girerken Türkiye Panoraması-
Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı :Hiç kuşku yoktur ki, yargı hak ihlallerinin çözümünde en etkin araç olmalıdır. Ne yazık ki,ülkemizde yargıya idari organlar tarafından doğrudan veya dolaylı olarak çeşitli müdahale ve yönlendirmelerde bulunulmaktadır. Anayasanın amir hükümleri çiğnenerek telkin ve tavsiyeler mahiyetinde toplantı ve birifingler düzenlenmektedir. Adil ve tarafsız olması gereken yargı gün geçtikce siyalaştırılmanın da ötesinde günlük politikalara alet edilmektedir.
Düşünce Özgürlüğü: Bu ülkenin yazarları, aydınları yıllardır sadece ve sadece düşüncelerini açıkladıkları için hapse doldurulmaktadırlar. Tek kimlikli, tek kültürlü bir insan tipi dayatılmak istenmektedir.
Başta Anayasanın genel kısıtlama getiren 13. Maddesi ve yine Anayasanın dil kültür yasaklarına kaynaklık eden 26,28,ve 42 maddeleri , terörle mücadele kanunun özellikle 6.ve 8. Maddeleri yürürlükten kaldırılmalıdır.
Örgütlenme Özgürlüğü kısıtlanıyor: Örgütlenme özgürlüğünün adı olan sivil toplum kuruluşları ciddi baskılar altında bulunmakta, bazı yasal hükümler siyasal otorite tarafından bazılarının lehine bazılarının aleyhine kullanılmak suretiyle keyfi uygulamalara sıkça rastlanılmaktadır.
Sendikaları ve sendikalı çalışanları hedef alan uygulamalar sürüp gitmekte ve hala Memur Sendikaları ülkeyi idare edenlerin içine sinmemiş gözükmektedir.
Dernekler kanunu antidemokratik hükümlerle dolu bulunuyor. Bunların arasında 4, 11 , 12, 37, 38, 39, 45, 48, 43. Maddeler daha özgürlükçü şekilde yeniden düzenlenmelidir.
İşkence: İşkence iddiaları en son AGİT zirvesinde ülkenin en yetkili ağzı olan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından da kabul edilmiş ancak,Türkiye'nin sicilinde kara bir leke olan bu çirkin uygulamalar "devlet politikası değil" sözleri ile mazur ve olağan gösterilmeye çalışılmıştır.
D.G.M'lerin tamamen kaldırılması ve ceza muhakemeleri usul kanunun "adil yargılanma hakkı" çağdaş ve insancıl ceza hukuku ilkelerine göre yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.
İşkence yapan devlet görevlilerinin yargı önüne çıkarılmasının önündeki idari ve kanuni engellerin bir an evvel kaldırılması gerekmektedir.
-Din ve Vicdan Özgürlüğü Baskı Altında: İmza attığı uluslararası sözleşmelere rağmen devlet, dini tekeline almaya çalışmakta, baskıcı bir laiklik tanımlamasıyla ve sanal iç tehdit konseptleriyle dine kendi istediği gibi inanmayan ve yaşamayan vatandaşlarına karşı "topyekun bir savaş" açmaktadır.
Adalet Bakanı'nın bir tv programında ağzından kaçırdığı gibi devlet; "kaldırılan 163. Maddenin yerine zorlama yorumlarla TCK 312. maddesini uygulamaya çalışarak, iç tehdit olarak yorumladığı kesimleri daha ağır nasıl cezalandırmanın peşine düşmektedir.
Başörtülü oldukları gerekçesi ile binlerce öğretmen, doktor , hemşire ve diğer mesleklerdeki memurlar hakkında soruşturmalar açılmakta ve görevlerine son verilmektedir. 657 sayılı devlet memurları kanunu birey hak ve özgürlükleri açısından yeniden ele alınmalı gerekli düzenlemeler en kısa zamanda yapılmalıdır.

-Eğitim Hakkı Engelleniyor : Türkiye'de kıyafetinden dolayı çok sayıda genç en temel insan haklarından olar eğitim hakkından mahrum bırakılıyor. Disiplin cezaları, polis ve güvenlik güçleri tarafından okuldan yaka paça dışarı atılmalar,hatta okullarına girmek istedikleri için DGM'lerde yargılanmalar... Türkiye artık böyle utanç dolu davranışlarla kendi çocuklarını boğmaya çalışmaktan vazgeçmelidir.
Meslek Liseleri ve İmam Hatip Liseleri idarenin haksız düzenlemeleri sonucunda diğer liselerden dezavantajlı bir duruma düşürülerek eğitimde fırsat eşitliği ilkesi ihlal edilmektedir.
12 Eylül askeri rejiminin getirdiği antidemokratik kurumların başında yer alan, haksız ve keyfi uygulamalarla öğrencilerin kabusu haline gelen Yüksek Öğretim Kurum (YÖK) kaldırılmalı bunun yerine üniversitelerin özerkliğine fırsat veren kanuni düzenlemeler bir an önce yapılmalıdır.


Milli Güvenlik Kurulu Kaldırılmalıdır: Her ne kadar hükümete tavsiye kararlar bildirmek üzere kurulduğu iddia edilen ancak çoğu zaman sivil irade üzerinde askeri vesayet kuran bu oluşum kaldırılmalı. Ülke yönetiminde halkın seçtiği sivillerin üzerindeki bu "demoklesin" kılıcı görünümüne bir an evvel son verilmelidir.
Biz Türkiye'de yaşanan bunlar ve bunlara benzer daha bir çok problemin temelinde , "hukuk üstünlüğü" ilkesinin yaşama geçirilmemesinin yattığını düşünüyoruz.
Çünkü, hukukunun üstünlüğünün gerçekleştiği ve adil bir hukuk devletinin tesis edildiği bir ülkede, devlet bir hak sujesi olamaz. Toplumu oluşturan bireylerin hak ve özgürlükleri haricinde devletin kendinden menkul hiçbir hak ve özgürlüğü yoktur. Devlet ancak bireyin hak ve özgürlüklerini korumak için vardır. Böyle bir toplumda bütün insanlar, diğerlerine zarar vermediği ölçüde istediği gibi düşünebilir, inanabilir ve yaşayabilir.
Özgürlüklerin önündeki sınırların kaldırıldığı bir ortam beraberinde rekabeti getirecektir. Devletse halkın eğilimlerini derleyip toparlayan, bunlar arasında hakemlik eden ve son tahlilde eğilimlerin hepsini temsil eden kendini sürekli test edip, yenileyerek daha verimli bir hal alacaktır.
Bazılarına göre çok şey istediğimizi biliyoruz.
Evet...Çok şey istiyoruz .
Yeni bir bin yıla girerken yepyeni bir ülke istiyoruz.
Herkese insan onuruna yakışır bir hayat standardı istiyoruz.
Özgür birey , Özgür toplum istiyoruz.
Velhasıl...biz yukarıdaki tabloyu hak etmediğimize inanıyoruz. Çünkü Adaletin olmadığı yerde barışın da olmadığını biliyoruz.

Özgürlükler hukuku ve TMY'deki değişiklikler

Özgürlüklerin sınırlandırılmasının sınırları,
Terörle Mücadele sorunu bir devlet için esasen iki ucu keskin bir bıçak gibidir. Bir yönü ile, gereğinden fazla sert önlemler alındığında ve yasal düzenlemeler yapıldığında, özgürlüklerin aşırı ve totaliter bir biçimde kısıtlanması sonucunu doğurabileceği gibi, bir başka yönü ile de, yeteri kadar önlem alınmadığı takdirde, toplumsal düzeni alt üst edecek, toplumun can ve mal emniyetini ortadan kaldırabilecek, kaotik sonuçlar da doğurabilir.
Çünkü; Hukuk devleti esasına dayalı toplum düzenleri için en büyük tehlikeyi oluşturan terör eylemleri, kişi hak ve özgürlüklerinin kullanılması açısından bir tehdit oluşturmakta ve ayrıca, toplumun sosyal ve ekonomik bakımdan gelişmesini engellemektedir.
Tehlikenin ciddiyeti ve boyutu, yasal çerçevede alınması gereken önlemlerin ölçüsünü de belirlemektedir. Bu anlamda tehdit ve tehlike, bir insan grubunun gerçek anlamda bir toplum olmasını sağlayan içbarışı anlamına gelen kamu düzenine yönelik, gerçek bir tehdit ve/veya tehlike olmalıdır. Önlemler zorunlu ve tehlikelerle orantılı olmalı, zaman ve mekana ilişkin durum ve koşullar da dikkate alınmalıdır. Bu gereklilik ölçülülük’ ilkesini ifade etmektedir..
Bu yönü ile özgürlük düşüncesinin hukuksal bir düzenlemeye dönüşmesi nazik bir durum arz etmektedir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki; hukuk, özgürlüğü korunmaya değer en yüce insani değer olarak görür. Bu anlamda hukuk, toplumu belli bir özgürlük anlayışına göre biçimlendirmek durumundadır. Sosyal ve normatif bir disiplin olarak hukuk, toplumda insan davranışlarını düzenler; bireylerin özgürlüklerini kullanış çerçevesini oluşturur.
Tüm bunlarla birlikte özgürlükler, toplumsal olarak paylaşılmak durumundadır. Paylaşılmış özgürlük ise, ‘sınırlıdır.’ Özgürlüklerin sınırlandırılması, özgürlüklerin kötüye kullanılmasını önlemek için kaçınılmazdır. Fakat her ne sebeple olursa olsun, bir hukuk devletinde özgürlüklerin sınırlandırılması, keyfi, makul olmayan ve ayrımcı bir karakter taşıyamaz.
Özgürlüklerin sınırlandırılması gereğini oluşturan en başlıca neden hiç şüphesiz ‘özgürlüklerin kötüye kullanılmasıdır.’
Özgürlüklerin kötüye kullanılması, bireylerin veya bir toplumsal oluşumun, onu amacından saptırıp hedeflerine aykırı bir alana yönlendirme çalışmalarını ifade eder. Bu anlamda kötüye kullanma, başkasına zara verme niyeti değil, meşru bir çıkarın yokluğu ve bir hakka ait amacın yadsınmasıdır. Bu kural Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 17. maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir.
‘’ bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa, veya ferde bu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya sözleşmede öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlandırılmalara tabi tutulmasını hedef alan bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya yönelik herhangi bir hak sağladığı şeklinde yorumlanamaz.’’
Terörle Mücadele Yasasındaki Değişiklikler ve Özgürlükler Hukuku Yönünden İncelenmesi
Özgürlükler hukukun bu temel prensipleri ışığında, tasarı halinde T.B.M.M’ye sunulduğundan bu yana toplumun çeşitli kesimleri tarafından ağır bir şekilde eleştirilen, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasında değişikliği öngören yasa, özgürlükler hukuku yönünden pek çok sakıncaları da bünyesinde taşımaktadır.
Kanunda yapılan değişiklik ile 1. maddedeki terör tanımı değiştirilmemiştir. Yasa terörü halen şu şekilde tanımlamaktadır: “Terör; baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek” “her türlü” eylemlerdir.
Bu terör tanımlaması, çok geniş düzenlenmesi ve belirsiz ifadelerin yer almasından dolayı kanunilik ve hukuki kesinlik ilkelerini zedelemekte ve bu nedenle de ceza hukukunun gereklerinden olan açıklık ve kesinlik ilkeleri ile bağdaşmamaktadır.
Değişiklik ile bir çok suçun kapsamı genişletilmektedir.
AB Uyum Yasaları çerçevesinde yapılan değişikliklerle, terör suçlarına “cebir ve şiddet” unsuru eklenmiş idi, Terörle Mücadele Yasasında yapılan değişiklikler ile,cebir ve şiddet içermeyen pek çok suç yeniden terör kapsamına dahil edilmiştir.
a)Değişikliğin 2. maddesinde “terör suçları” olarak sayılan suçlar arasında, Türk Ceza Kanunu’nda yer alan 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 316, 320 nci maddeleri ile 310 uncu maddesinin birinci fıkrasında yazılı suçlar da, terör kapsamına dahil edilen suçlar arasında sayılmıştır.
Böylece daha önce cebir ve şiddet kullanılarak yapılan eylemler terör olarak tanımlanırken, bu düzenleme ile soyut ve içeriği doldurulamayan amaç suçu oluşturulmaktadır. Bu durumda her zaman idarenin içersinde yer alması muhtemel bir takım kötüniyetli kişiler, diledikleri kişi, grup veya kuruluşu, sivil toplum örgütlerini ve ticari işletmeleri dahi suçlayabileceklerdir.
b)Değişikliğin 3. maddesinde, “aşağıdaki suçlar, terör amacıyla işlendiği takdirde terör suçu sayılır” denilerek, 50 madde sayılmaktadır. Bu şekilde yapılacak, doğruluğunun test edilmesi mümkün olmayan, amaca yönelik, bir takım subjektif değerlendirmeler ile, dönemsel olarak pek çok kişi, grup ve kuruluş terör suçlusu sayılabilecektir. Bu değişiklikler ile ülkede bir nevi cadı avı dönemi de başlamış olmaktadır.
Bu maddeyle mesela, YÖK’ü protesto, üniversite önlerinde her türlü protesto, “eğitim ve öğrenimin hakkı ile ilgili eylemler”, “başörtüsü yasağı kaldırılsın” denilmesi “suç işlemeye tahrik” maddesiyle cezalandırılabilir hale gelecektir.
c) Değişikliğin 6. maddesi ile, düşünce ve fikir özgürlüğü, kanaat açıklama ve basın özgürlüğü de kısıtlanmaktadır. Ayrıca daha önce para cezası öngörülen düzenlemeye hapis cezası da eklenmektedir.
Böylece, kamuoyuna terör suçlusu ilan edilenlerin, haklılığını veya suçsuzluğunu savunmak yasaklanarak, belki de subjektif bir değerlendirme ile yapılan işlem ve suçlamalar kamuoyunun bilgisinden kaçırılmak istenmektedir.
6. maddedeki bu değişiklik ile, her türlü gösteriyi, yürüyüşü “terör suçu” kapsamına almaya imkân verilmektedir. 6. maddesindeki terör örgütünün amacının propagandasının suç haline getirilmesi, her türlü gösteri ve yürüyüşünü terör örgütlerinin amaçlarıyla bağlantı kurulmasına yol açacaktır. Toplantı ve yürüyüşte, bir kişinin (provokatif amaçlı dahi olsa) terör örgütü lehinde slogan atması, toplantı ve yürüyüşe katılanların tamamını, terör suçlusu haline getirebilecektir.
d)Değişikliğin 7. maddesi ile, bir tüzel kişiliğin sonradan terör örgütü sayılması ile bu kuruma daha önceden yapılan yardımlar da, terör örgütüne yardım olarak kabul edilebilecek ve yardımı yapan herkes suçlanabilecektir.
Mesela, yıllar sonra, bir dernek veya vakfın, terör suçlaması sebebiyle kapatılması halinde, kapatılan dernek veya vakfa, kurban derisi bağışında bulunmuş biri, terör örgütüne finans sağlamaktan yargılanabilecek ve mahkûm olabilecektir. Hatta, ‘Fon, kullanılmamış olsa dahi fail aynı şekilde cezalandırılır’ denilerek, düzenleme kabul edilemez boyutlara taşınmıştır.
e)Yine, ‘belirtilen suçların; dernek, vakıf, siyasî parti, işçi ve meslek kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya öğretim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların eklentilerinde işlenmesi halinde bu fıkradaki cezanın iki katı hükmolunur.’ Denilerek, herhangi bir kurumda, provakatif bir biçimde olsa dahi, yapılacak bir eylem, dönemsel ve subjektif bir değerlendirme ile bile terör eylemi sayılırsa, kurumun izni olmasa da, kuruma teröre karışmış muamelesi yapılabilecektir. Kurum kapatılacak ve mallarına el konulacaktır.
f) Değişikliğin 10. maddesi ile, her hukuk devletin kutsal sayılması gereken, savunma ve müdafii hakkı da kısıtlanmaktadır. Gözaltı süreleri, müdafii ile görüşme hakkı ve benzeri pek çok sanık hakkı engellenmek istenmekte ve/veya Cumhuriyet Savcısının insafına bırakılmaktadır. Müdafiinin dosyayı incelemesi ve/veya dosyadan örnek alması dahi Cumhuriyet Savcısı tarafından engellenebilecektir. Hatta avukatlık kanunu tarafından koruma altına alınan, sanığın müdafiine verdiği veya müdafiince bu sanığa verilen belgeler de hakim tarafından incelenebilecektir. Bu şekilde, savunmanın mahremiyeti de zedelenmiş olacaktır.
g)Terörle mücadelede görev alan istihbarat ve kolluk görevlileri ile bu amaçla görevlendirilmiş diğer personelin, bu görevlerinin ifasından doğduğu iddia edilen suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda müdafi olarak belirlediği en fazla üç avukatın ücreti ödenir ve bunlara avukatlık ücret tarifesine bağlı olmaksızın yapılacak ödemeler, ilgili kuruluşların bütçelerine konulacak ödenekten karşılanır.’ denilerek, görevi kötüye kullanmakla suçlanan kamu görevlilerinin, avukatlık ücretleri dahi kamu tarafından karşılanarak, adeta bir koruma şemsiyesi altına alınması sağlanmaktadır.
h) Değişiklikte yer alan 15. maddede, ‘’Operasyonlarda ‘teslim ol’ emrine itaat etmeyerek silah kullanmaya teşebbüs edilmesi halinde kolluk görevlileri, tehlikeyi etkisiz kılabilecek ölçü ve orantıda doğruca ve duraksamadan hedefe karşı silah kullanmaya yetkilidirler.” Denilmektedir.
Bu madde akla, daha önceki terörle mücadele yasasında yer alan ve 1999 yılında yaşam hakkına karşı bir tehdit oluşturduğu için Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen (1996/68E; 1999/1K) maddenin değiştirilerek yenilenmesi düşüncesini getirmektedir.
Kuvvet kullanılmasının uluslar arası hukukta kabul edilmiş standartı, belirtilen kuvvetin sadece orantılı ve gerekli olduğunda kullanılması ve silahın kullanılmasının “sadece hayatını korumak için kaçınılmaz olması halinde” izin verilebilir olması şeklindedir.
Netice itibari ile, bir hukuk devletinde, özgürlükler esas, sınırlamalar istisnadır. Özgürlüklerin sınırlandırılmasın en temel prensibi ‘ölçülülük’ esasıdır.
Ceza hukukunun evrensel kuralı, Cezai sorumluluk için her şeyden önce bir eylemin varlığının gerekliliğidir. Eylem yoksa, cezai bir sorumluluk ta yoktur. Niyetler ve amaçlar araştırılarak, subjektif değerlendirmelere tabii tutularak suç ve ceza oluşturulamaz. Terörle Mücadele Yasası bu şekliyle amaç suçu ihdas etmektedir. Yasa ile, İfade ve kanaat özgürlüğü ile basın özgürlüğü ciddi kısıtlamalara uğramıştır.
Yine Terörle Mücadele Yasası ile, kamu otoritesini elinde bulunduranlarca, subjektif veya art niyetli değerlendirmeler ile, bir tehdit oluşturacağı endişesine uğrayan, modern demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurları olan sivil toplum kuruluşları ve yapıları hedef haline getirilmektedir.
Yasa kanaatimizce pek çok yönden, Anayasanın 38. maddesince düzenlenen ‘ suçluluğu sabit oluncaya kadar hiç kimsenin suçlu sayılamayacağı’ kuralını ihlal etmektedir.
(8 EKİM 2006 TARİHİNDE www.haber10.com da yayımlanmıştır.)

Fransa Düşünce Özgürlüğünün Neresinde Kaldı?

Fransa'nın düşünce ve ifade özgürlüğüne ihanet edercesine, sözde ermeni soykırımını kabul etmeyenlere yönelik hapis ve para cezasını öngören yasa teklifinin, tam da başını Fransa'nın çektiği Avrupa Birliği ülkeleri tarafından Türkiye'nin düşünce özgürlüğü açısından çok şiddetli eleştirilere tabi tutulduğu bir döneme denk gelmesi, 'bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu' atasözünü akla getirdi.
Çünkü Fransa, Düşünce ve ifade özgürlüğü ilkesini,1789 Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi ile yazılı bir metinle açıklayan ve kabul eden ilk modern devletlerden biridir.
Aydınlama Felsefesinin tarihsel kökenlerini oluşturan Yunanlı filozoflar, 'insan nedir?' sorusuna, 'insan düşünebilen bir varlıktır' şeklinde cevap vermişlerdir.
İslam düşüncesi açısıdan da, insan yaratılmışların en şereflisidir. Bunun nedeni ise, hisleri ile iyiyi, iradesi ile faydalıyı ünsiyeti ile adaleti, düşünebilme yetisi ile doğruyu seçme fırsatının yalnızca insana verilmiş olmasıdır.

a)Düşünce ve ifade özgürlüğüne ilişkin uluslar arası belgelerdeki düzenlemeler


Yazının başında değindiğimiz 1789 Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi'nin 11. maddesinde ifade hürriyeti ; ''Düşünce ve fikirlerin serbest şekilde açıklanması insanın en değerli haklarından birisidir. Bundan dolayı her vatandaş serbestçe konuşabilir, yazabilir ve bunları yayınlayabilir. Ancak kanunda belirtilen bu hürriyetin kötüye kullanılmasından sorumludur.'' şeklinde düzenlenmişir.
1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 19. maddesinde ise, düşünce ve ifade özgürlüğü; '' her ferdin fikir ve ifade hürriyetine hakkı vardır. Bu hak ve fikirlerinden dolayı rahatsız edilmemek, memleket sınırları sözkonusu olmaksızın bilgi ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek ve yaymak hakkını gerektirir.'' denilmektedir.
Beyannamenin 30. maddesinde de; '' işbu beyannamenin hiçbir hükmü, herhangi bir devlete, zümreye veya ferde bu beyannamede ilan olunan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyete girişme veya eylemde bulunma hakkını verir şeklinde yorumlanamaz.'' denilmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesinde de; '' Her fert ifade ve izhar hakkına sahiptir. Bu hak içtihat özgürlüğünü ve resmi makamların müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın, haber veya fikir almak veya vermek serbestisini içerir…'' hükmü yer almaktadır.
Fransa Ulusal Meclisinin kabul ettiği, Sözde Ermeni Soykırımının inkarını suç sayarak, hapis ve para cezası ile cezalandırmayı öngören bu yasa, Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesinin 30. maddesini açık bir şekilde ihlal etmekte, Demokrasi ve tüm diğer özgürlüklerin temeli kabul edilen düşünce ve ifade özgürlüğü, Fransa'da bir yasa ile ('resmi makamların müdahalesi' ) ortadan kaldırılmak istenmektedir.
Düşünce ve ifade özgürlüğünü tamamen ortadan kaldıran bu yasa yalnızca Türkiye'nin sorunu değildir. Birleşmiş Milletler üyesi ve bu sözleşmeye imza koyan tüm ülkelerin, insanlığın ulaştığı değerleri yok sayan bu yasaya tepki göstermesi gerekmektedir. Bu yasa öncelikle uluslar arası bir skandaldır ve insanlık tarihi açısından bir utanç vesikasıdır!..
Bu yasanın düşünce ve ifade özgürlüğünü sınırlayan ulusal ve/veya uluslar arası belge ve sözleşmelerde de bir dayanağını bulmak olanaksızdır.

b)Düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına ilişkin uluslar arası belgelerdeki düzenlemeler

Düşünmek, insanın iç alemine özgü bir olgudur. İç aleminde kaldığı sürece mutlak ve sınırsız olan düşünce ve kanaat hürriyeti mutlak ve sınırsızdır.
Hukukun açıklanmamış düşünce ile ilgisi yoktur. Düşüncenin açıklanması, dış dünyada vücuda gelen bir davranış olduğu için hukukun alanına girer. Düşüncenin açıklanması, toplum hayatını ilgilendirdiği andan itibaren hukukun sahasına girer ve toplumsal yaşayışın gerektirdiği bazı sınırlandırmalara bağlanabilir.
Düşüncenin açıklanması yani ifade özgürlüğü esasen iki tür sınırlama ile karşı karşıyadır. Bunlardan ilki; bireyleri korumaya yönelik sınırlamalardır. Bu sınırlama gerekliliğine ilişkin olarak pek fazla bir ihtilaf oluşmamaktadır. Bir diğer sınırlama nedeni, kamuoyunu, kamu düzenini başka bir deyimle devleti korumaya yönelik sınırlamalardır ki; tartışmalar bu nedenle yapılan sınırlandırmaların boyutlarına yöneliktir.
Düşünce özgürlüğü, demokrasinin ve hak ve hürriyetlerin temeli ve omurgasını teşkil eder.
Bu nedenle sınırlandırmaların keyfi değil, hukuki olması gerekmektedir. Burada en önemli ilke 'ölçülülük' ilkesidir. Kamu düzeninin korunması daha yumuşak bir araçla mümkün gözüküyor iken, eğer kamusal otorite daha sert bir araç kullanılırsa ''ölçülülük ilkesi'' nin aşımı oluşmuştur.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesinin, 2. fıkrası; '' Kullanılması ödev ve sorumlulukları da getiren bu hürriyetler, demokratik bir toplumda zorunlu önlemler niteliğinde olarak milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin, düzenin korunmasının, suçların önlenmesinin, genel sağılığın ve ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli haberlerin açıklanmasının engellenmesi veya yargı erkinin üstünlüğünün ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla belirli merasim, koşul ve müeyyidelere bağlanabilir.'' gibi, İfade hürriyetinin sınırları anlamında bir takım kıstaslar belirlemişir.
Düşünce ve ifade özgürlüğünün kamuyu ve devleti korumak amacıyla sınırlandırılmasında kabul edilen en önemli kriterlerinden biri de, Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi tarafından geliştirilen 'clear and present danger'' (açık ve yakın tehlike) kriteridir. Bu kararında A.B.D Yüksek Mahkemesi, her fiilin içinde gerçekleştirildiği koşullara bağlı olduğu ve '' clear ve present danger''ı buna göre değerlendirileceğini belirtmişir. Tehlikenin ciddi olup olmadığı açı bir nitelik taşıyıp taşımadığı dikkatlice değerlendirilmelidir.
İfade özgürlüğünün demokratik bir toplumda ne anlama geldiği AİHM'nin Handyside örnek kararında belirtilmişir. Bu kararda,"İfade özgürlüğü toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü salt lehte olduğu kabul edilen ya da zararsız ya da ilgilenmeye değmez bilgi ve düşünceler için değil ama ayrıca, devletin veya halkın bir bölümünün aleyhinde olan (offend) çarpıcı gelen (shock) rahatsız eden (disturb), bilgi ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir. Bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz." denilmektedir.
Son yasa ile yukarıda alıntısı yapılan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Handyside örnek kararında belirtilen, "İfade özgürlüğü….. devletin veya halkı bir bölümünün aleyhinde olan (offend) çarpıcı gelen (shock) rahatsız eden (disturb), bilgi ve düşünceler için de uygulanır.'' kararı ile temelden bir çelişki arz etmekte hatta bu örnek kararı yok saymaktadır. Çünkü, bu kararın temelini oluşturan düşünce, demokrasilerde bireylerin, siyasal sistem ya da anayasal düzene uygun düşünmek zorunluluğu olmadığı ön kabulüdur. Fransa, bu yasa ile insanların tarihi bir olayla ilgili ancak resmi devlet tezine uygun düşünebileceğini belirtmektedir.
Fransa, bu yasa ile aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin hak ve özgürlüklerin kullanılmasında ayrımcılığı yasaklayan 14. maddesini de ihlal etmektedir. Bu madde, bazı kişi veya grupların kullandıkları hak ve özgürlükler, bazıları için kısıtlanıyorsa, ilgili devleti, bu maddeye aykırı hareket etmiş saymaktadır. Fransa'da bu yasa ile Ermenilere yapılanların soykırım olduğunu düşünmek ve ifade etmek serbest, yapılanların soykırım olmadığını düşünmek ve ifade etmek suç olarak sayılmıştır. Fransa'da Afrika kökenlilere yönelik ırkçı ayrımcılığa bu yasa ile Türklere ve pek çok tarihçiye yönelik, ulusal ve bilimsel ayrımcılık ta eklenmiş olmaktadır.
Fransa bu yasa ile kendi tarihine de ihanet etmiştir. Fransa, ünlü düşünür Voltaire'in, '' sizin hiçbir düşüncenize katılmıyorum ancak bu düşüncenizi açıklayabilmenizi sağlayabilmek için her şeyi yapabilirim.'' sözünü sarf ettiği yüzyıllar öncesinin de gerisine gitmiştir.
Bu yasa aynı zamanda, Avrupa için bir büyük siyasal, sosyal ve ekonomik birliktelik hayali ile kurulan Avrupa Birliği fikrine de ihanet etmek demektir.
Avrupa Birliği ve üye ülkeler, bu yasa ile, kendi içlerindeki tutarlılıkları ve Türkiye'ye yönelik, demokrasi ve insan hakları eleştirilerindeki samimiyetlerine ilişkin bir teste tabi tutulmuşlardır.(16 EKİM 2006 tarihinde www.haber10.com da yayımlanmıştır.)

TCK 301. maddeyi ne yapmalı?

Başımızda yeterince problem varken, kendi elimizle kendimize yeni yeni problemler oluşturmakta, millet olarak üzerimize yok doğrusu!… Bunun son örneği de TCK Kanununun 301. maddesidir.
Toplumsal duruşu noktasında, üzerinde toplumun büyük kesimlerinin şüphesini barındıran Nobelli romancımız Orhan Pamuk'un bu maddeden yargılanması ile başlayan, Hrant Dink ve Yazar Elif Şafak'ın yargılanması ile devam eden tartışmalar, önce A.B nin sözcülerinin (Orhan Pamuk değil, Türkiye yargılanacak-Olli Rehn) açıklamaları ile uluslar arası boyut kazandı, nihayetinde de A.B raporuna da geçerek, Türkiye'nin çözmesi gereken bir uluslar arası bir problem-ödev haline geldi.
Türk Hükümeti ise, tartışmaların başında bunun bağımsız yargının zaman içerisinde oluşturacağı kararlar ve içtihatlarla çözeceği bir problem olduğunu dile getirirken, ulusal ve uluslar arası baskılar artmaya başlayınca, maddenin değiştirileceği yönündeki açıklamaları dillendirmeye başladı..
Böylelikle bireysel ve toplumsal yaşayışı düzenlemeyi, problemleri çözmeyi amaçlayan hukuk kurallarının nasıl da problemin kendisi olabileceğinin örneğini de tekrar görmüş ve yaşamış olduk…
301. madde esasında, Avrupa Birliği Komisyonu ilerleme raporu ve 17 Aralık zirvesine yetiştirilmek için aceleye getirilmiş Yeni Türk Ceza Kanununun, Türk Ceza Hukuku öğretisinin ve Yargıtay uygulamalarının bir kenara atıldığı, dilinde özensiz, sistematiği var olduğunu iddia ettiği felsefeye ters, cezaları orantısız, kuram, kural ve kavramları çelişkili, hatalı, gerekçesi yetersiz maddelerinden sadece biri ama en popüler olabilenidir!..
Bu haliyle, 1 Nisan 2005 tarihinde uygulanmaya başlayan Yeni Türk Ceza Kanunu, adeta Türk toplumuna, Türk Hükümetinin 1 Nisan şakası gibidir.
Türk Ceza Kanunu sisteminde, düşünce hürriyetini ve eleştiri hakkını sınırlandıran maddelerin tarihi seyrine bakmak, belki de kanun koyucuların düşünce ve ifade özgürlüğüne bakış açısını da ortaya koyacaktır.
Terörle mücadele Yasası'nın 8. maddesi, AB'ye uyum yasaları çerçevesinde kaldırılırken, devlet kurumlarının bazılarından gelen tepkiler üzerine Adalet Bakanı, TCK'nın 312. maddesinin boşluğu dolduracağını söylemişti.
163. madde kaldırılmadan önce 312. madde pek fazla kullanılmayan bir madde idi. Ancak 163. madde kaldırılınca, 312.yedekte beklemekten kurtularak uygulanılmaya başlandı ve ard arda davalar açılmaya başlandı.
Aynı şekilde 141 ve 142. maddeler de 163. maddeyle birlikte kaldırılınca bu maddelerin de yerine Terörle Mücadele Kanunun 8. maddesi kullanılmaya başlanmıştı.
Kanunlar hazırlanırken sanki devletin kendi güvenliğini korumaya yönelik TCK maddelerinin bir yedeği de kanuna yerleştirilip, biri kaldırılırsa diğeri yoluyla cezalar verilmeye devam edilsin istenmektedir.
Başbakan'ın TCK 301. madde tartışmalarında, Avrupa'nın pek çok ülkesinde de benzeri ceza kanunu maddelerinin bulunduğuna dair sözlerinin de, karşılaştırmalı hukuk açısından bakıldığı zaman pek de geçerli olmadığı görülecektir.
1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu'nun 126. maddesinde anayasal kuruluşlar alenen tahkir ve tezyif eylemlerine karşı korunmuş olup, silahlı güçlerden söz edilmemiştir. İtalya'da daha sonra ordunun anayasal organ olup olmadığı tartışıldı. 1930 tarihli İtalyan Ceza Kanunu'nda ordu da madde kapsamına alındı. İtalyan hukukunda, yürürlükteki ceza kanununun 290. maddesi "Cumhuriyetin, anayasal kurumların ve silahlı kuvvetlerin tahkir ve tezyifi" başlığını taşımaktadır.
Alman Ceza Kanunu'nda silahlı güçler bu tür özel bir koruma altına alınmadı. Bu suça Fransız Ceza Kanunu'nda değil de 27 Temmuz 1881 tarihli Basın Özgürlüğüne Dair Kanun'da yer verilmektedir. Bu kanunun 30. maddesinde mahkemelerin ve ordunun tahkiri cezalandırılırken 31. maddede bakanlara, meclis üyelerine ve kamu görevlilerine, görevleriyle ilgili olarak yapılan hakaretler konu ediliyor.
Oysa, TCK kanunu 301. maddede, Türklüğün, Cumhuriyetin, Devletin kurum ve organlarının aşağılanması, suç biçiminde düzenlenmiştir.
Bu maddede düzenlenen suç, Eski Türk Ceza Kanunu'nun 159. maddesini anımsatmaktadır. Ancak 301. madde, 159. maddeye nazaran çok daha geniş bir alanda uygulanma alanına sahip olduğu gibi, düşünce özgürlüğünü de çok daha fazla sınırlandırıcı bazı nitelikleri de bünyesinde taşımaktadır.
Bu açıdan Yeni TCK 301. madde 3 temel noktadan eleştirilere hedef olmaktadır:
1-Madde gerekçesine göre, suçun maddi unsuru aşağılamaktır. Bu aşağılamanın alenen gerçekleşmesi gerekir. Madde gerekçesinde 'Aşağılamak, suçun konusunu oluşturan değerlere duyulan saygınlığı azaltmaya yönelik davranışlardan ibarettir'. Şeklinde tanımlanmaktadır.
Saygınlığı azaltan sözler nelerdir? Bunun bir objektif kriteri var mıdır? Diyelim ki "Türk Mahkemeleri hukuku ve yasaları doğru yorumlayamıyor." dedim; bu da mahkemelere saygınlığı azaltan bir söz müdür?
Yeni TCK 301. madde de, Eski TCK'nın 159 maddesindeki hakaret sözcüğü yerini aşağılamak sözcüğüne bırakmıştır. Eski TCK 159/1 maddesinde hakaret, tahkir ve tezyif etmekten bahsetmekte idi. ''Aşağılamak', tahkir ve tezyiften daha geniş bir içerik ve kapsama sahiptir. Çünkü, 'aşağılamak' sözcüğünün içerisine, küçümsemek, kötü şekilde nitelemek, hor görmek, benimsememek gibi pek çok anlam girer. Bu anlamların pek çoğu ise 'eleştiri' kavramının içerisine sokulabilecek türden düşüncelerdir.
Oysa, tahkir ve tezyifte yalnız ve yalnız hakaret etme, somut bir madde isnad etme, küfür vb nedensiz eylem biçimleri yer almaktadır.
2- Yeni 301. maddedeki bir diğer hatalı düzenleme ise, devletin anayasal kurumlarının soyut ve genel niteliğini, somuta indirgemiş olmasıdır.
Yeni TCK 301/2. madde de yargı organları, askeri ve emniyet teşkilatı somut olarak korunan hukuki menfaat olarak düzenlenmiştir. Bu durumda akla, son zamanlarda sıkça görülen çete operasyonlarında, çete içerisinde yer aldığı iddia edilen bazı asker ve emniyet mensuplarını eleştirirken, bağlı bulundukları kurumlara değinildiğinde bu madde kapsamında TCK 301.madde kapsamında aleyhe dava açılıp açılmayacağı gelmektedir.
Hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik rejimlerde üç ana erk bulunmaktadır. Bunlar, yasama, yürütme ve yargıdır. Askeri güçler veya emniyet güçleri bunların dışında ayrı bir erk değildirler. Bu güçlerin doğal yerleri yürütmenin içidir ve bu güçler yürütme erkinin emrinde ve parlamentonun gözetimi ve denetimi altındadırlar. Bu bakımdan söz konusu güçlerin özel bir koruma altına alınmalarına gerek bulunmaz.
3-Yeni TCK 301. maddenin gerekçesine baktığımız zaman "Türklük" kavramının "Türk milleti" kavramından daha geniş bir biçimde nitelendirildiğini görüyoruz. Madde gerekçesinde Türklük kavramının, "Maddede geçen Türklük deyiminden maksat, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasınlar Türklere has müşterek kültürün ortaya çıkardığı ortak varlık anlaşılır. Bu varlık Türk milleti kavramından geniştir ve Türkiye dışında yaşayan ve aynı kültürün iştirakçileri olan toplumları da kapsar......" olduğu belirtilmektedir.
Sanki, ırk esasına dayalı bir tanımlama izlenimi veren bu kavram, Anayasal (Anayasanın 66. Maddesine göre,Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğunu, hükme bağlanmaktadır.) olarak ırk esasına göre tanımlanmamış 'Türk devleti ve Türk milleti' kavramları ile çelişki arz etmektedir.
Tüm bu eleştirilerden sonra denilebilir ki; Türk Mahkemeleri artık hakaret davalarında daha çok beraat kararları vermektedir. Ancak görünen odur ki, madde bu haliyle madde uyarınca birileri hakkında dava açılan ama şu veya bu nedenle daima beraat kararı alınan bir ceza maddesi konumundadır. Kaldı ki; yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda, ciddi şüphelerin oluştuğu bazı kriz dönemlerin de yargı kararlarının da büyük değişiklikler gösterdiği de ortadır.
Hukuka, yargıya ve kanuna duyulan güvenin sağlanması ve bireylerin ve toplumun kendilerini yeterli hukuksal güvencede hissetmeleri için yapılması gereken, madde metninin tekrardan ele alınarak, yukarıda izah edilen ve madde metninde yer alan tutarsız, yetersiz düzenlemelerin, iyi bir hukuk dili ile, ceza hukukunun temel ilkeleri noktasında titizlik gösterilerek, suçun maddi unsurunun, korunacak hukuksal değerin, suç eylemi oluşturacak fiilin somut ve net olarak madde metninde yer alacak şekilde genel olarak Yeni Ceza Kanununun tümünün özelde de TCK 301. maddenin yeniden düzenlemesidir.(13 KASIM 2006)

MAĞARADAKİLER

'Her ne kadar dayak yiyen hep halk olsa da;sopayı tutan eli bilmek te çok önemlidir'

Bazen gördüklerimiz sadece birilerinin bize göstermek istedikleridir. Bizi gölgelerle oyalarken, gerçekler bizim dışımızda gelişir. Eflatun, Devlet adlı kitabında yer alan Mağaradakiler isimli hikâyesinde sanırım yüzyıllar önce bize bunu anlatmaya çalışmıştır.
''Bir mağara düşün dostum… Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını görüyorlar.
Arkalarından bir ışık geliyor… Uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. Ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. Gözbağcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklalarını sergilerler, öyle bir duvar işte... Ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar: Tahtadan, taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. Bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. Garip bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garip. Doğru… O esirler ki ömür boyu başlarını çeviremeyecek, kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. Şimdi de mağarada seslerin yankılandığını düşün… Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca, onlar için tek gerçek var: Gölgeler.
Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. Ne olurdu dersin, anlatayım… Ayağa kalkmağa, başını çevirmeğe, yürümeğe ve ışığa bakmağa zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı. Gözleri kamaşır, gölgelerini görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı.
Biri, ona: 'Ömür boyu gördüklerin hayaldi. Şimdi gerçekle karşı karşıyasın' diyecek olsa, sonra da eşyaları bir bir gösterse, "bunlar nedir" diye sorsa, şaşırıp kalır, mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı. Bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikadan güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. Bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi... Kulak asmadık. Gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. Hiçbirini seçemez oldu gerçek nesnelerin. Sonra, yavaş yavaş alıştı aydınlığa. Önce gölgeleri fark etti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini.
Akşam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ayı gördü, yıldızları gördü. Zamanla güneşin sulardaki aksine bakabildi. Nihayet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. Ve düşünmeğe başladı. Ona öyle geldi ki mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o.
Esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun eseri. Ve eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. Mutluydu. Şimdi mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. Eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi. Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: 'Sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmağa zorlayacakların vay haline…' İşte böyle aziz dostum. Sana anlattığım hikâye kendi halimizin tasviridir.''

DEMOKRASİ BİR YANILGI MIYDI?


XX. yüzyılın başlarında demokrasinin doğduğu Avrupa kıtasında yaşanan en büyük felaket yoksulluk değil, bilakis insanların yoksulluğun da sebebi olarak gördüğü erktekelcilik (totalitaire) idi.
Yöneticilerin,
halkın tercihlerinin belirleyici olduğu ,yönetilenlerin iradeleri dışında iktidara gelmesine ya da iktidarda kalmasına karşı bir güvenceler bütünü olmak iddiası ile ortaya çıkmıştı demokrasi o yıllarda, Avrupa’da.
İktidarı, yasalarla sıkı sıkıya düzenlemelere bağladığımız kurumlarla sınırlayabileceğimizi sanmıştık.
Herkesin görev ve yetkileri belli olunca iktidarın yırtıcı yüzü artık sevimli bir hal alacak diye düşünülüyordu.
Zamanla değişim ve gelişim yaşayan demokrasi anlayışı çoğunluğun azınlık üzerindeki tahakkümü olan çoğunlukçu demokrasiden, farklılıklarımızla birlikte yaşamak, çoğunluğun azınlığa karşı zulmüne engel olmayı hedefleyen çoğulcu demokrasi anlayışına gelindi.

Zaten, “demokrasi ötekini kabul etmenin bir yoludur”demiyor mu idi, CharlesToylor
Toplumu oluşturan her türden kesimin hak ve taleplerini karar alma mercilerine aktif katılımla iletmekti en büyük iddiası, katılımcı demokrasinin.

Katılımcılık ve çoğulculuk vazgeçilmezlerimiz olmuştu.
Yüzyıllardır içinde bulunduğumuz bilgisizlik, bağımlılık, gelenek ve tanrısal hukukun zindanlarından(!), akıl, bilim, rasyonel düşünce, ekonomik kalkınma ve halk egemenliği sayesinde kurtulmamız demekti, demokrasi.
Oysa tarih bu söylenenlerin hepsinin bir yanılsama, evrensel ve tarihi bir yanılgı olduğunu da göstermiyor mu acaba?
Halk devrimleri her yerde emekçi sınıfın ya da bir ulusun kurtuluşu adına başlatılmış ancak en çok da o ulusun üzerinde kurulan diktatörlüklerle son bulmamış mıydı?
Devrim bayrakları en çok ayaklanmış halkların ellerinde değil de, ayaklanmaları bastırmaya veya halkları sindirmeye çalışan tankların üzerinde dalgalanmamış mıydı?
Dersim kıyımı, ‘Egemenliğin kayıtsız şartsız milletin’ olduğunun söylendiği bir dönemde gerçekleştirilmedi mi?
Toplumu ekonomik, siyasal ve üretim bakımdan harekete geçirmek ve yalnızca gerçeğe ve bilimin gereklerine boyun eğsin diye mutlaklardan, dinlerden ve ideolojilerden kurtararak, daha yaşanabilir bir dünya kurmaktı, en büyük arzumuz.
Ne var ki, çok geçmeden kaygıların ve korkuların zamanı gelmişti. Zayıflıklarından kurtulduğunu düşündüğümüz toplum-yani biz-kendisinin oluşturduğu yeni güç odaklarının, özgürlüğü adına yapılan baskı ve zulümlerin, yani kendisi adına oluşturulan siyasal, ekonomik, ve askeri güç çarklarının kölesi olmadı mı?

Asker, yargı , medya, ulusal ve uluslararası sermaye ayrı birer iktidar odağı haline gelmediler mi?
Bugün gelinen noktada totoliter iktidarlardan ve onları besleyen envai çeşit iktidar odaklarından kurtulmak adına oluşturulan yeni iktidarlar, teknolojik gelişmelerin de imkanları ile eskisinden daha fazla özel yaşama müdahale etmeye başlamıştır. Bir yandan dünyaya küçültüp, insanları yakınlaştırarak bize sınırsız yeni bir dünya açan yeni teknolojik gelişmeler, diğer yandan da iktidar odaklarının elinde bizi olabildiğince sınırlayan birer araç haline geldiler.

Artık evrensel insan haklarından olan iletişim özgürlüğü, özel hayatın gizliliği ilkesi eski dönemlere ait hoş bir masal olarak kalma tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Vel hasıl her gün yenileri ve yeni bir yüzleri ile tanıştığımız çeşit çeşit güç odaklarının varlığı bizleri şaşırtıyor ve halk iradesinin aslında büyük bir yalan olduğunu görüyoruz.

Bu yeni merkezileşmiş iktidar yapılarının bireye, topluma, özel yaşama kendi çıkarlarına uygun yeni biçimler vermek istediklerini biliyoruz.
Modern siyasal iktidar yapıları daha çok savaşçılaşmış ve küstahlaşmıştır.

Modern demokrasinin üzerine oturduğu temeli oluşturan ulusçuluk, kendinden olmayanı toplama kamplarında ölüme, sürgüne mahkûm edecek kadar tektipleştirici, hoşgörüsüz, kimlikçi bir ulusçuluğa daha doğru bir tabirle ırkçılığa dönüşmüştür.
Yeni bin yılda demokrasi, artık iki tehlike ile karşı karşıyadır. Daha yaşanabilir bir dünya özlemimizin gerçekleşmesinin yolunun hala demokrasiden geçtiğini düşünüyorsak, demokrasi yeni bin yılda bu iki cephede de savaşmak zorundadır;
Bir yandan, demokrasinin güçlülerin hizmetinde bir ideoloji haline gelme tehlikesi, diğer yandan canının istediğini yapan otoriter ve totoliter iktidarları ve onları besleyen güç odaklarını meşrulaştırma aracı olarak kullanılmak.
Yani dün olduğu gibi bugünde demokrasinin tanımında ve ulaşmak istediği amaçta önceliği iktidarın sınırlandırılmasına vereceğiz.