Bir milletin medeni olup olmadığının ölçüsü ne gayri safi
milli hâsılası, ne lüx yaşam alanları, lüx araçlarla debdebeli yaşam tarzı gibi
olgulardır. Zira bunların hepsi dönemsel ve gelip geçici şeyler olabilmektedir.
Bir dönem zengin ve müreffeh olan toplumlar, gün gelip bir kriz ile tepetaklak
olabiliyorlar. Dolayısı ile bir toplumun ya da milletin medenileşmesi için
maddi unsurları kesin ve net bir mihenk, kıstas olarak kabul etmek mümkün
değildir.
Bir toplumun, bir milletin, bir devletin medenilik seviyesi
daha çok adalete verdikleri önem ile ölçülebilir, ancak. Eğer bir ülkede adalet
tam, yerinde ve zamanında gerçekleşiyorsa, bu haliyle adalete olan güven
sarsılmaksızın varsa, halk kanun koyucularının koydukları kanunların
doğru,yerinde ve adil olduğuna inanıyorsa, kanun uygulayıcıları olan hâkim ve
savcılara güveniyor kararlarının adil olup olmadığını sorgulamıyorsa, halkın
haksızlığa karşı hassasiyeti yüksek ise, karar verici hâkim ve savcılar
görevlerini sadece koltuklarını doldurmak mevkii ve makamlarını egolarını
tatmin etmek için değil de tarafsız ve bağımsız bir şekilde adalet dağıtmak
üstün gayesi ile yapıyorlarsa o ülke sarsılmaz, düştüğü yerden kalkmasını bilen
sağlam bir üstün bir medeniyet kurmuş demektir. Bir toplum, bir millet, bir
devlet ancak adaletle hayatiyetini devam ettirebilir.
Adaletin olmadığı yerde, zulüm, haksızlık, huzursuzluk var
olacaktır. Adalet sistemi bozuk olmayan bir toplumsal yapının hiçbir
mekanizması sürekli, kalıcı veya uzun süreli bozuk kalamaz. Çünkü düzgün
işleyen adalet mekanizması, bozuk, çürük diğer mekanizmaları da düzene
sokacaktır. Kaldı ki, hak arama kültürüne sahip, ülkesinin adalet mekanizmasına
güvenen bireylerin yaşadığı bir toplumda vatandaşlar da, bozulan ve/veya
çürüyen diğer mekanizmaların düzelmesi için caydırıcı, denetleyici, hesap
sorucu bir rol icra eden duyarlı ve bilinçli birer vatandaş haline gelirler.
Bir devleti oluşturan millet ve daha küçük her toplumsal
birimin ve dahi birer birey olan vatandaşların devletin adalet mekanizmasına
olan güven derecesi esasen, o devletin kendisine ve rejimine olan güven ve
sadakatleri ile doğru orantılıdır.
Eğer bir toplumda adalet mekanizmasına güven
azalmış/kalmamış ise artık o devletin rejimi, idari sistemi ve devletin
kendisine olan güven kalmamış demektir. Bu yüzdendir ki, Adalet Mülk’ün
temelidir.
Bir devletin ordusu zayıf ise bu ancak bir savaşta kendini
gösterecektir. Bir devletin ekonomisi bozuk ise insanlar fakir bir yaşamı da
kabul ederek yaşayabilecektir. Bir devletin eğitim mekanizması bozuk ise
sonuçları ancak birkaç nesil sonra ortaya çıkacaktır. Ancak bir devletin adalet
mekanizmasına güven kalmamış ve adalet mekanizması çürümüş ise, o toplumda
anarşi baş gösterir ve herkes kendi hakkını kendi aramaya başlar ve bu
toplumsal bir yıkıma doğru evrilir.
O yüzdendir ki,
gecikmiş adalet, adalet değildir ya da adalet gecikmez tez verilmeli sözleri
ağızlarımıza pelesenk olmuştur.
Bir toplumun, devletin adalet mekanizmasının tarafsız,
bağımsız ve adil olması, yasa koyucular kadar yasa uygulayıcıların niyet,
kültür ve bakış açıları ile de büyük oranda ilgilidir. Adalet dağıtıcısı
diyebileceğimiz adalet uygulayıcıları olan hâkim ve savcıların görevleri ilahi
bir kudrettir. Bu kişiler bilmelidir ki, bu görevler kendilerine devlet
tarafından verilen bir ayrıcalık değil, bireyler, toplumlar tarafından verilen
ilahi bir emanettir. Kendilerine böylesi bir ilahi kudretin verildiği kişiler,
metin yani dayanıklı ve sağlam karakterli, mekin yani vakarlı, temkinli, fehim
yani üstün bir anlama-kavrama gücü, müstakim yani doğruluktan şaşmayan, vicdanlı,
muktedir bir kişilikte olmalıdır.
Kanun koyucular ve kanun uygulayıcıları bulundukları mevki
ve makamların büyüsüne kapılmadan şunu bilmelidirler ki; insan nefis sahibidir
ve insan nefsi elinde imkân olduğunda kendisinin ve/veya yakınlarının çıkarı
için başkalarına haksızlık yapmak için insanı zorlayacaktır. Kanun koyucular ve
uygulayıcılar nefislerine mağlup olmak bir yana haksızlıklar karşısında
insanları koruyacak tek mercinin adalet mekanizması olduğunu ve bu merciin de
adil, bağımsız ve tarafsız işlemesinin de kendi ellerinde olduğunu
unutmamalıdırlar.
Kanun uygulayıcıları adalet dağıtıcıları bu ülke kültürünün
temel taşları olan İbni Arabi, Mevlana, Yunus Emre gibi değerleri tekrar ve
tekrar okumalıdırlar ki, bulundukları makamları nefis, heva ve heveslerinin
kontrolüne geçmesin.
Kanun koyucular ve kanun uygulayıcıları adalet dağıtıcıları
yine bu toplumun tarihini dikkatle okumalıdırlar ki, Fatih Sultan Mehmet’in
kollarının kesilmesine karar veren Çelebi Hızır Bey gibi adil ve cesur;
Yıldırım Bayazıd’ın tanıklığını kabul etmeyen ve onu mahkeme salonundan çıkaran
Molla Fenari gibi cesur ve bağımsız; Yavuz Selim’in fermanını kanuna ve şeriata
uygun değildir diye uygulamayan Molla Gürani gibi adil ve vicdan sahibi cesur
kanun uygulayıcı ve dağıtıcısı kadılar ile; adaleti uyguladılar diye kılıçları
ve güçleri ile dünyayı dize getiren ama adalet dağıtıcısı uygulayıcıların
uygulamaları ve kararlarına saygı duyan ve nefislerine yenilmeyen Fatih’i,
Yıldırım Bayazıt’ı, Yavuz Selim’i nice kişileri tanısınlar.
Kanun uygulayıcısı olmak demek, mazlumların koruyucusu,
acizlerin kimsesizlerin vasisi, zalimlerin hilebazların düşmanı olmak demektir.
Kanun uygulayıcıları adalet dağıtıcıları görevlerini layığı ile yaptıkları
takdirde ne kadar ulvi bir görev ifa ediyor olsalar da, aksi durumda görevlerin
ihmali, suiistimali durumunda ise en korkunç sonuçları doğuracak, bireysel
hatta toplumsal afetlere yol açabilecek bir hal de alabilecektir.
Kanun uygulayıcıları adalet dağıtıcıları görevlerini
yaparken yukarıda bahsettiğimiz gibi mevkilerini devletin ve/veya iktidarın
kendilerine sunduğu birer lutuf olarak değil de, milletin kendilerine verdiği
birer emanet olarak görmeleri ve sadece kim olursa olsun adaletin tecelli
etmesi gerektiği bilinci ile hareket etmelidirler. Bu yüzdendir ki, adalet
bağımsız ve daha önemlisi tarafsız olmalıdır. Adalet mekanizmasının tek bir
tarafı olabilir o da yine adaletin kendisidir.