15 Haziran 2013 Cumartesi

ADALET VE VİCDAN MI, TARAFGİRLİK Mİ?



ADALET VE VİCDAN MI, TARAFGİRLİK Mİ?
     Eğer en üstün siyasal iktidar (devlet) bireylere uymaları zorunlu olan kurallar çerçevesi çiziyor ve emir veriyorsa bu noktada, bu emirlerin bireylerde yarattığı psikolojik etkilerin de göz önüne alınması zorunlu hale gelmektedir. Canetti, her emrin, o emre itaat edende yaşam boyu taşıyacağı derin sızılar bıraktığından bahsetmektedir. “Her emir bir moment ve bir sızıdan oluşur. Moment, emri alanı eylemde bulunmaya, emrin içeriğine uygun olarak eylemde bulunmaya zorlar; sızı da emre uyanın içinde kalır... Sızı, emri uygulayan kişinin yüreğine oturur ve onun içinde değişmeden kalır. İnsanın bütün psikolojik yapısında sızı kadar değişmez bir şey yoktur. Emrin içeriği (gücü, derecesi, tanımı) verildiği andan itibaren yarattığı sızı da ebediyen sabitleşir ve bu sızı, emri alanda sonsuza kadar kalır; tekrar gün ışığına çıkana kadar yıllar, on yıllar boyunca saklı kalabilir.”   
      2. haftasını doldurmak üzere olan Gezi Parkı olayı ve bu eksende yayılan gösteriler, tehlikeli bir kamplaşmayı ortaya çıkarmıştır.
     Gezi Parkı olayları kimin galip geleceği üzerine kurgulanıyorsa, bu, herkesin mağlubiyeti ile sonuçlanacaktır.
     Bu tehlike görmezden gelinmektedir.

     Gezi Parkı direnişi denilen olaylar, iktidarın olayı önemsemeyen, buyurgan dili nedeniyle bugünlere gelmiştir. Gezi parkında ağaçların sökülmemesi için park içerisine çadırlar kurup, gitar çalarak, şiddetin olmadığı bir eylem koyan çevre duyarlı gençlere bir gün gece yarısı yapılan biber gazlı operasyon, masum bir çevre eyleminin tehlikeli bir toplumsal ayrışmaya doğru evirilmesine neden olmuştur.
     Olayın başında iktidarın demokratik bir hoşgörü ile çözebileceği bir konu, şu an artık her kesimden insanın çok büyük bir üzüntüyle seyrettiği karşılıklı şiddet olaylarının yaşandığı bir hal almıştır.

     Aylardır merhametin, kardeşliğin hâkim olduğu iktidarın dilinin, yerini "ben devletim, dağılın!"a bırakması olayların büyümesi ve bu bahane ile bir takım terör örgütlerinin ekmeğine yağ sürülmesini neden olmuştur.
      
     Yaşanan bu şiddet olayları ve  kutuplaşma ortamı pek çok emeğin berhava  olmasına neden olabilecek bir vahamet taşımaktadır.

      Hükümet bu olaylara ilişkin ‘’demokrasi ve hoşgörü dilini’’ eksen almalıydı. Zamanın da "hoşgörüyü’’ esas alacak bir dil, bu tehlikeli karşıtlığı beraberinde getirmeyecekti.

     Türkiye'nin ana meselesi olan "anayasa", yarın tartışılabilecek midir? Bu kargaşa ortamında olgunluğu, yüksek aklı, itidali gündeme getirmek için akil insanları gündeme getiren hükümet, yarın zaten zor ikna olmuş kesimler nezdinde inandırıcılığını koruyabilecek midir?
     Bu hoyrat tavırlar zaten kavga etmek için demokrasiyi esas almış direnişçiler arasında mevzilenmiş, taş atma sevdasıyla dolu olanları ön plana çıkarmayacak mıdır?
     Gaz atmanın, tazyikli suyun, taş atmanın, küfürleşmenin ortasında sinirlerine hakim olabilecek ve doğru davranışlar sergileyebilecek polis veya gösterici var mıdır?
      
     Bu olaylar "demokratikleşme" adımlarının büyük zarar görmesiyle sonuçlanacaktır.

     Yaşam biçimini değiştiremeyeceğiniz insanlar üzerinde zorla hâkimiyet kurmaya çalışmak ya da böyle anlaşılacak söylem ve/veya eylemlerde bulunmak yapacağınız iyi,güzel, hayırlı işler için de inandırıcılığınızı zedeleyecektir.

     Bu olaylar çok tehlikeli bir kutuplaşmayı beraberinde getirmiştir.
Bu topraklarda yaşayan herkesin hayrına olan "Adalet" ve "vicdan" ekseninde hareket etmek yerine, "taraftarlık duygusu"nu esas alarak ayrışmalara neden olmak herkesin aleyhine olacaktır.

      İslamî kesimin içinden çıkan bir siyasal yapı olan AkParti, tek taraflı "mazlumiyet" tutkalından kurtulup "vicdan" gözlüğüyle etrafına bakındığında farklı birçok kesimin de mağduriyetini anlayarak ve "vicdan ekseninde ortak paydayı" esas olarak sadece iktidarda değil aynı zamanda herkesimin gönlünde de yer bulacaktır.

     Farklı kesimden vicdan ortak paydasında bir araya gelenler bu olayların etkisiyle birbirinden uzaklaşmaya başlamıştır. 

     "Hakkaniyet ve vicdan", yerini "taraftarlık hisleri"ne bırakmaya başlamıştır. Asıl tehlikeli olan budur. 

     Toplumun gerçek sağduyusu olan bu platform kaybolursa "birarada yaşama kültürü"nün toplumsal omurgası kırılacaktır.

     "Adalet" ve "vicdan"  dilinin gaz bombaları, taşlar, küfürler arasında korumanın zorluğu bilinmesine rağmen, bu konuda gereken özen gösterilmezse, bugünleri bile topluca arayacağımız kanaati bir kehanet değildir,malesef.

     Bu aralar her kesimden demokratlar "keskin muhalif bir dil" yerine "arabulucu ve tehlikenin farkında olan bir dil" kullanmalıdır. Ateşin üzerine benzin dökmeye çalışanların ortasında asli sorumluluklarımızı bilerek hareket etme zorunluluğumuz vardır.

     Tayyip Erdoğan, Gezi olaylarındaki itici gücün karşısına milyonları mitingle sokağa dökmeyi görürse belki galip çıkacaktır ama ""Adalet" ve "vicdan", demokrasi, ortak hareket ve yaşama kültürü" kaybedecektir.

     "Güç ekseni"nden "adalet ekseni"ne geçilmediği müddetçe galibiyetler aslında ilerdeki mağlubiyetlerin habercisi olacaktır.

MAĞARADAKİLER

Bazen gördüklerimiz sadece birilerinin bize göstermek istedikleridir. Bizi gölgelerle oyalarken, gerçekler bizim dışımızda gelişir. Eflatun, Devlet adlı kitabında yer alan Mağaradakiler isimli hikâyesinde sanırım yüzyıllar önce bize bunu anlatmaya çalışmıştır.
‘’Bir mağara düşün dostum… Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını görüyorlar.
Arkalarından bir ışık geliyor… Uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. Ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. Gözbağcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklalarını sergilerler, öyle bir duvar işte... Ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar: Tahtadan, taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. Bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. Garip bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garip. Doğru… O esirler ki ömür boyu başlarını çeviremeyecek, kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. Şimdi de mağarada seslerin yankılandığını düşün… Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca, onlar için tek gerçek var: Gölgeler.
Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. Ne olurdu dersin, anlatayım… Ayağa kalkmağa, başını çevirmeğe, yürümeğe ve ışığa bakmağa zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı. Gözleri kamaşır, gölgelerini görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı.
Biri, ona: ‘Ömür boyu gördüklerin hayaldi. Şimdi gerçekle karşı karşıyasın’ diyecek olsa, sonra da eşyaları bir bir gösterse, "bunlar nedir" diye sorsa, şaşırıp kalır, mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı. Bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikadan güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. Bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi... Kulak asmadık. Gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. Hiçbirini seçemez oldu gerçek nesnelerin. Sonra, yavaş yavaş alıştı aydınlığa. Önce gölgeleri fark etti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini.
Akşam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ayı gördü, yıldızları gördü. Zamanla güneşin sulardaki aksine bakabildi. Nihayet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. Ve düşünmeğe başladı. Ona öyle geldi ki mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o.
Esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun eseri. Ve eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. Mutluydu. Şimdi mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. Eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi. Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: ‘Sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmağa zorlayacakların vay haline…’
İşte böyle aziz dostum. Sana anlattığım hikâye kendi halimizin tasviridir. ‘’


Bazen gördüklerimiz sadece birilerinin bize göstermek istedikleridir. Bizi gölgelerle oyalarken, gerçekler bizim dışımızda gelişir. Eflatun, Devlet adlı kitabında yer alan Mağaradakiler isimli hikâyesinde sanırım yüzyıllar önce bize bunu anlatmaya çalışmıştır.
Bir mağara düşün dostum… Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını görüyorlar. Arkalarından bir ışık geliyor… Uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. Ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. Gözbağcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklalarını sergilerler, öyle bir duvar işte... Ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar: Tahtadan, taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. Bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. Garip bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garip. Doğru… O esirler ki ömür boyu başlarını çeviremeyecek, kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. Şimdi de mağarada seslerin yankılandığını düşün… Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca, onlar için tek gerçek var: Gölgeler.
Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. Ne olurdu dersin, anlatayım… Ayağa kalkmağa, başını çevirmeğe, yürümeğe ve ışığa bakmağa zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı. Gözleri kamaşır, gölgelerini görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı.
Biri, ona: 'Ömür boyu gördüklerin hayaldi. Şimdi gerçekle karşı karşıyasın' diyecek olsa, sonra da eşyaları bir bir gösterse, "bunlar nedir" diye sorsa, şaşırıp kalır, mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı. Bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikadan güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. Bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi... Kulak asmadık. Gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. Hiçbirini seçemez oldu gerçek nesnelerin. Sonra, yavaş yavaş alıştı aydınlığa. Önce gölgeleri fark etti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini.
Akşam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ayı gördü, yıldızları gördü. Zamanla güneşin sulardaki aksine bakabildi. Nihayet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. Ve düşünmeğe başladı. Ona öyle geldi ki mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o.
Esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun eseri. Ve eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. Mutluydu. Şimdi mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. Eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi. Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: 'Sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmağa zorlayacakların vay haline…'
İşte böyle aziz dostum. Sana anlattığım hikâye kendi halimizin tasviridir.