1 Aralık 2011 Perşembe

KANUNLA İHTİLAF HALİNDEKİ ÇOCUKLAR

<> <>
<>
<>
<>
"Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’de belirtilen tüm haklar ve özgürlüklere ilişkin düzenlemelerde ‘çocuğun yüksek menfaati’ kavramı bir ilke ve bir anlamda bir mihenk taşı mahiyetinde anlam ifade etmektedir."
A- Uluslararası düzenlemeler ve ilkeler
Bilindiği gibi 1982 Anayasasının 90. Maddesi uyarınca ‘usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslar arası antlaşmalar kanun hükmündedir. Anayasaya aykırılıkları iddiası ile Anayasa mahkemesine başvurulamaz.’
Bu durumda Türkiye bir uluslar arası sözleşmeyi imzaladığı ve usulüne göre yürürlüğe koyduğu takdirde, öncelikle iç hukukta olmayan bir hüküm bu sözleşme ile iç hukuk sistemine girmiş olur.
İç hukuk bu sözleşmeye aykırı bir hüküm içeriyorsa yeni tarihli olan sözleşme hükmü onun yerine geçerek uygulanacaktır. Sözleşmenin kabulünden sonra konulacak olan bir iç hukuk hükmü bu sözleşmeye açıkça aykırı ise veya aykırı olma ihtimali olan bir düzenlemeye sahipse bu yeni hüküm sözleşme hükmünü yürürlükten kaldırmış olmakta ve taraf devletin artık taahhüdünü geri almak niyetinde olduğunu göstermektedir.
Çocuk hakları ile ilgili B.M. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ nin iç hukuk açısından değerlendirilmesi de bu şekilde olması gerekir. Çünkü, bu hem Türkiye’nin imzaladığı uluslar arası sözleşmeler gereği yüklendiği bir yükümlülük hem de yukarıda andığımız 1982 Anayasasının 90. Maddesi gereği anayasal bir zorunluluktur.
Çalışmamızın temelini teşkil eden çocuk Haklarına Dair Sözleşme’de belirtilen tüm haklar ve özgürlüklere ilişkin düzenlemelerde ‘çocuğun yüksek menfaati’ kavramı bir ilke ve bir anlamda bir mihenk taşı mahiyetinde anlam ifade etmektedir. Bu nedenlerle kanunla ihtilaf halindeki çocuklar konusu üzerinde konuşurken veya düşünürken de hiç kuşkusuz bu ilkeyi gözetmek ve sözleşmeyi bu ilke çerçevesinde değerlendirmek gerekmektedir. Bu yüzden, ‘çocuğun yüksek menfaati’ ilkesinden ne anlaşılması gerektiği üzerinde durmak kaçınılmazdır.
Bu ilke uyarınca:
-Çocuğun yararının en iyi bir biçimde korunması
-Çocuğun yararı başka kimsenin yararı ile çatıştığında çocuğun yararları önde tutulmalıdır.
-Bu yararların tespitinde sadece bugünkü koşullar değil, gelecekteki durumlarında göz önüne alınması gerekmektedir.
-Çocuğun yararını tespit edecek kimselerin (aile, kurum , mahkeme)mutlaka aileyi, çocuğu, meslek adamlarını dinledikten sonra karar vermeleri,
-Çocuğun yararının her ülkedeki sosyo-ekonomik koşulları açısından değiştiği dikkate alınarak her ülkenin kendi kriterlerini oluşturması, gerekir.
1985 yılında B.M Genel Kurulu tarafından, çocukları yargılayan organların yönetimine ilişkin asgari standartları belirlemek amacıyla bazı kurallar kabul edilmiştir. Bejink Kuralları olarak adlandırılan bu kurallar, 1960’lı yıllardan itibaren gelişmeye başlayan çocuk yargılamasına ilişkin bazı ilkeleri ihtiva etmektedir. Bu kuralları şu şekilde sıralayabiliriz:
-Çocuğun gereksinimlerinin, temel haklarının korunması da sağlanarak karşılanmalıdır.(m.2/3)
-Çocuğun gereksinimleri yanında, toplumun gereksinimlerinin karşılanmasına da özen gösterilmelidir.(m.2/)
-Suçlu çocuklara gösterilecek tepkinin (uygulanacak yaptırımların ), fiilleri kadar, kişilikleri , içinde bulundukları koşullar da dikkate alınarak belirlenmelidir.
-Çocukların çok farklı gereksinimleri olduğu dikkate alınarak, bu gereksinimlerin karşılanmasına olanak verecek çeşitli önlemlerin mevzuatlarda yer alması ve yargılamanın her aşamasında, yetkililere önlemler arasında seçim yapabilme olanağı veren takdir yetkisi tanınmasılıdır.(m.6/1)
-Takdir yetkisinin kötüye kullanılmasını önlemek ve çocuğun ve ailenin haklarını güvence altına almak amacıyla, bu yetkiyi kullanacak olanların özel olarak eğitilmesi.(m.6/2-3)
-Yargılamanın her aşamasında, çocuğun;
-Hakkındaki iddiayı öğrenme hakkı,
-Susma hakkı , Hakkında mahkumiyet hükmü verilinceye kadar masum sayılma hakkı,
-Savunma hakkı,
-Tanık gösterme ve tanıklara soru sorma hakkı,
-Ana-baba veya yasal temsilcisini yanında bulundurma hakkı,
-Özel hayatın gizliliğine saygı gösterilmesini isteme hakkı,
-Hakkında verilen kararlara karşı bir üst makamlara başvurma hakkı gibi temel haklar güvence altına alınmalıdır. (m.7 ve 8)
-Özgürlüğü bağlayıcı ceza veya önlemin en son başvurulacak çare olması gözetilmelidir.(m17)
Esasen çocuk suçluluğu ve çocuk mahkemeleri korusundaki gelişmeleri yansıtan en önemli belge bu çalışmanın temelini teşkil eden 20 kasım 1989 tarihinde B.M Genel Kurulu tarafından kabul edilen Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’ dir. Bejink Kurallarında yer alan ilkelerin hemen hepsi bu sözleşmede de yer almaktadır.(m.37 ve 40)
Kanunla ihtilaf halindeki çocukların yargılaması ile ilgili hükümler koyan (37 ve 40)maddeler , işkence ve kötü muameleye tutulmama hakkı, idam ve müebbet hapis cezasının verilmemesi, suç sayılmayan bir fiilden dolayı özgürlüğünden yoksun bırakılmama hakkı, suç sabit sayılıncaya kadar masum sayılma hakkı, ceza kanununu ihlal noktasında bir yaş haddi belirlenerek, belli bir yaş haddi altındakilerin ceza ehliyetinin olmaması gibi maddeleri ihtiva eder.
Hiçbir çocuk, işkenceye, zalimce davranışlara ya da cezaya, yasadışı tutuklamaya tabii tutulmayacak ve keyfi biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılmayacaktır. 18 yaşından küçük olanlara, idam yada salıverme koşulu bulunmayan ömür boyu hapis cezası verilemeyecektir. Özgürlüğünden yoksun bırakılan herhangi bir çocuk kendi yüksek yararı aksini gerektirmedikçe yetişkinlerden ayrı tutulacaktır. Gözetim altında tutulan çocuğa hukuki ve diğer gerekli yardımlar sağlanacak, çocuk ailesi ile temas kurabilecektir.(m.37)
Yasalara aykırı iş yapan çocuk, saygınlık ve değer anlayışını geliştiren, yaş durumunu gözeten ve toplumla yeniden bütünleşmesini hedefleyen tarzda muamele görme hakkına sahiptir. Çocuğa temel güvencelerin yanı sıra, savunması için hukuki ve diğer her tür yardım sağlanacaktır .Mümkün olan her durumda, adli kavuşturmadan ve kurumlara yerleştirme yolundan kaçınılmalıdır.
Sözleşmede yargılanmakta olan suça itilmiş çocuğun hakları anlamında şu temel ilkeler çıkmaktadır:
-yasayla kurulmuş ve bağımsız bir Mahkeme önünde
-usulüne uygun
-makul süre içerisinde bir yargılama yapılması
-aksi sabit oluncaya kadar masum sayılma
Bunlara bağlı olarak;
-mümkün olduğunca az ve kısa sürede hürriyeti bağlayıcı tedbire maruz kalma
-mahkumlardan ayrı tutulma
-öğrenimine devam edebilme
-eğlenme ve dinlenme gereçlerine sahip olabilme,
-susma, tanıkla yüzleşme, üst makamlara başvurma gibi haklara sahip olmalıdır.
Sözleşmede ayrıca ;
-Çocuk hakkında alınacak tüm kararlarda ve yürütülecek tüm etkinliklerde çocuğun yararının ön planda tutulması (m.3/1)
-Ana-babanın veya çocuktan sorumlu kişilerin haklarına saygı gösterilmesi (m.5)
-Çocuğun zorunlu haller dışında ailesinden ayrılmaması(m.9)
Çocukların bakımından veya korunmasından sorumlu kurumların
*Güvenlik
*Sağlık
*Personelin sayısı ve niteliği
*Yönetimin yeterliliği açılarından belirli bir seviyeye ulaşması gibi genel ilkeler belirlenmiştir.
Ayrıca 21 Kasım 1994 ‘te “Uluslar arası Çocuk Mahkemesi” adı altında uluslar arası özel kurum da kurulmuştur. Bu kurumun şimdilik görevi uluslar arası alanda çocuk hakları ihlalleri ile uğraşmaktır.
Aslında Çocuk mahkemeleri yalnızca suçlu çocukları yargılayan mahkemeler olmayıp, aynı zamanda korunmaya muhtaç çocuklar hakkında önlem alan mahkemeler oldukları için, belki genel nitelikli ama yine de bu ilkelerin söz konusu çocuk mahkemeleri yönünden önemi büyüktür.
Tüm bunlarla birlikte çocuk/ana-baba/ devlet ilişkisinde , uyumlu bir birliktelik gerekliliği kaçınılmazdır. Bu anlamda artık devlet , çocuk üzerinde baskı anlamına gelebilecek yöntemlerle değil Çocuk Hakları Sözleşmesinin belirlediği ilkeler çerçevesinde çocuk hakları ve onların korunması alanında düzenleme ve uygulamalarda bulunması gerekmektedir.
Bu anlamda bazı ilkeleri de yine sözkonusu sözleşmeden çıkarmak mümkündür;
-Çocuğu bir hak objesi olarak değil, bir hak sujesi olarak ele almak ,
-Çocukların haklarını kendilerinin fiilen kullanabilmelerini sağlamak,
-Hakları ihlal edildiğinde çocukların bizzat kendilerinin mahkeme veya idari mercilere başvuru haklarını sağlamak,
-Çocukları , hakları ve bunların nasıl kullanılacağı konusunda bilgilendirmek ,
-Etkin bir sistemi oturtmak için çalışmak ve kendileri ile ilgili konularda çocuklara söz ve oy hakkı tanımak.
Buraya kadar temelde Çocuk Haklarına Dair B.M Sözleşmesi olmak üzere, kanunla ihtilaf halindeki çocukların, uluslar arası sözleşmelerle tanınmış yargılamaya ilişkin hakları ve Uluslar ailesinin bir üyesi olan ve yukarıda sözünü ettiğimiz sözleşmenin altına imza atan Türkiye Cumhuriyeti’nin uymakla yükümlü olduğu temel ilkeleri genel hatları ile izah etmeye çalıştık.
B- ÜLKEMİZDE ÇOCUK YARGILAMASI
Çocukların sahip oldukları birtakım özellikler dolayısıyla “çocuk mahkemesi” yani , bir hukuk sistemi içerisinde çocuğun esas alındığı bir mahkeme teşkilatının bulunması hiç kimsenin garip karşılamayacağı bir gerekliliktir. Bu anlamda ülkemizde de Çocuk yargılamasına ilişkin “çocuk mahkemeler i” kurulmuştur. ( “2253 sayılı Çocuk Mahkemeleri Kuruluşu , Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun)
Çocuk mahkemelerinin görev alanına ilişkin aşağıda belirteceğimiz gibi genel olarak kabul edilen ikili bir tasnif şekli vardır: Bunlardan biri;
Hiç suç işlememiş daha doğru bir deyişle ceza kanunları ile bir ihtilafı olmayan çocukların çocukların korunması diğeri ise suç işlemiş olma şüphesi altındaki çocuğun yargılanmasına ilişkindir.
a-Çocuk Mahkemelerinin Yapısı
Çocuk mahkemeleri Kuruluş Görev ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun, her ilde ve asliye mahkemesi bulunan her ilçede bir çocuk mahkemesi kurulmasını öngörmektedir. Yasaya göre illerdeki çocuk mahkemelerinde bir başkan ve iki üye ilçelerdeki çocuk mahkemelerinde tek yargıç olacaktır. (Ç.M.K m.1,f.1)
Savcılık görevi ise mahkemenin bulunduğu yerin Cumhuriyet Savcısı veya görevlendireceği yardımcıları tarafından yerine getirilecektir.(Ç.M.K m.4) Ayrıca bu mahkemelerde, yasanın 20. Ve 29. Maddelerinde öngörülen, inceleme ve gözetim yapmak üzere Adalet Bakanlığınca atanan yeteri kadar uzman, pedegog, psikolog ve psikiyatris bulunmalıdır. Çocuk Mahkemelerinde görev yapacak yargıçlarda aranan özellikler ise aynı yasanın 2. Maddesinde şu şekilde açıklanmıştır;
1- İllerde çocuk mahkemesi başkan ve üyelerinin tercihan:
  1. Daha önce il veya merkez ilçelerdeki çocuk mahkemelerinde görev yapmış olmaları,
  2. Otuz yaşını bitirmiş olmaları ve çocuk sahibi olmaları,
  3. Kadro imkanları elverdiği ölçüde ayrı cinsten olmaları gerekmektedir.
2- İlçe ve merkez ilçelerdeki çocuk mahkemelerinde öncelikle çocuk sahibi olan hakimler görevlendirilir.
b-Çocuk Mahkemelerinin Görev ve Yetkileri
Yukarıda da belirttiğimiz üzere Çocuk Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunda, Çocuk Mahkemelerinin görev alanına ilişkin üç unsurdan bahsedilmektedir;
1-Suçu işlediği zaman ,15 yaşından küçükleri yargılamak(Ç.M.K.)
2-Korunmaya muhtaç çocuklara önlem uygulamak (Ç.M.K)
3-Ana- babasına vahim itaatsizlikte bulunan çocuklara önlem almak.(Ç.M.K.m.14)
Yukarıda görev alanına ilişkin maddelerden özellikle 2 ve 3. Maddelere baktığımızda bunların daha çok koruma tedbirlerine ilişkin olduğu görülmektedir.
Burada suça ilişkin yargılamanın bir ceza yargılamasına ilişkin olması dolayısıyla koruma tedbirlerinin olmasının ceza yargılamasına ters düştüğü yolunda bir takım itirazlar olabilir. Gerek ulusal gerekse ulusalüstü olsun çocuklara yönelik tüm düzenlemelerde çocuğun korunması en başta gelen amaçtır. Bu nedenle suç işlemiş çocuğun yargılanmasında ki amaç yine çocuğun korunması için gerekli tedbirlerin alınması olmalıdır.
Çocuk mahkemelerinin korunmaya ilişkin yargısal görevler Ç.M.K.m. 10)
Suç işleyen küçükler için kanun bazı yargısal tedbirler öngörmüştür.
Bunlar;
  1. Veliye, vasiye veya bakıp gözetmeyi üstlenen akrabaya teslim,
  2. Bakıp gözetmeyi üstlenen bir aile yanına yerleştirme,
  3. Bu amaçla kurulmuş Çocuk Bakım Yurtlarına yerleştirme,
  4. Genel ve Katma Bütçeli Daireler, Mahalli İdarele, Bankalar, İktisadi Devlet Teşekkülleri ve bunların ortakları tarafından kurulan Fabrika Müessese veya Ziraat İşletmeleri benzeri benzeri teşekküllerle işyerleri yahut meslek sahibi bir usta yanına yerleştirme,
  5. Resmi ve özel hastahane veya tedavi evine yahut eğitimi güç çocuklara ait kurumlara yerleştirme, gibi önlemlerdir.
Suç işlediği zaman 11 yaşını bitirmiş olanlar ile 15 yaşını bitirmemiş sağır ve dilsizler hakkında suç kavuşturması yapılmakla birlikte, bu suç için öngörülen ceza bir seneden daha ağır ceza ise, bu durumda küçük hakkında yukarıdaki tedbirlerden biri uygulanır.
Kavuşturma yapılmasına gerek olmadığına karar verilmesi küçük hakkında
tedbir uygulanmasına mani değildir.
11 yaşını bitirmemiş suç işleyen küçük hakkında, veli, vasi yahut bakmakla yükümlü kimseler tarafından yeterli tedbir alınması halinde, bu tedbirler mahkemece uygulanmayabilir.
a-Çocukların Yaş durumuna göre Çocuk Mahkemelerinin görev ve yetkileri
Türk Ceza Kanunu ve 2253 sayılı kanun çocuk yargılaması açısından 18 yaşından küçük çocukları üç gruba ayırmıştır;
A- Kural olarak 0-11 yaş grubu çocukların cezai sorumlulukları yoktur. Ancak çocuk suçu işlediği zaman 11 yaşını bitirmemiş ise ve suça öngörülen ceza 1 yıldan fazla hafif hapis veya daha fazla ağır hapis ise hakkında Çocuk Mahkemeleri Kanununun 10. Maddesinde yer alan tedbirler uygulanır. Tedbirler kanunda aşağıdaki gibi sayılmıştır;
  1. Veliye, vasiye veya bakıp gözetmeyi üstlenen akrabaya teslim,
  2. Bakıp gözetmeyi üstlenen bir aile yanına yerleştirme,
  3. Bu amaçla kurulmuş Çocuk Bakım Yurtlarına yerleştirme,
  4. Genel ve Katma Bütçeli Daireler, Mahalli İdarele, Bankalar, İktisadi Devlet Teşekkülleri ve bunların ortakları tarafından kurulan Fabrika Müessese veya Ziraat İşletmeleri benzeri benzeri teşekküllerle işyerleri yahut meslek sahibi bir usta yanına yerleştirme,
  5. Resmi ve özel hastahane veya tedavi evine yahut eğitimi güç çocuklara ait kurumlara yerleştirme, gibi önlemlerdir.
Suç oluşturan fiili işledikleri zaman 11 yaşını bitirmemiş olanların yanısıra 15 yaşını bitirmemiş olan sağır ve dilsizlere ceza verilmesi yasaktır. Yani ceza ehliyetleri yoktur.
Ancak fiil, kanunen bir seneden fazla hapis cezasını veya daha ağır bir cezayı gerektiren bir cürüm ise, kimlik ve suç tespiti amacıyla yakalama yapılabilir. Kimlik tespitinden sonra çocuk hemen serbest bırakılır. Suç tespiti amacıyla küçük hiçbir şekilde kullanılamaz. Tespit edilen kimlik ve suç, mahkeme başkanı tarafından tedbir kararı alınmasına esas almak suretiyle derhal Cumhuriyet Savcılığına bildirilir.
Yine 11 yaşını bitirmemiş küçüklerin suç işlemeleri Çocuk Mahkemeleri Kanunu kavuşturma yapılamayacağını söylemektedir.
B- 11 yaşını bitirmiş, ancak 15 yaşını doldurmamış çocuklar için ilke , “küçüğün işlediği suçun anlam ve sonuçlarını kavrayabilme yönünden bedeni, akli ve ruhi durumu uzman kimselere tespit ettirmektedir.” Bu tespitin sonucuna göre çocuğun cezai sorumluluğunun olup olmadığına karar verilir.
Bu inceleme sırasında gerek görülürse yukarıda belirttiğimiz veliye, vasiye teslim, Yetiştirme Yurduna ya da bir usta yanına vs şeklinde saydığımız tedbirlerden birinin uygulanmasına karar verilebilir.
Cezai sorumluluğu olduğuna karar verilmiş olanlar suç sebebi ile yakalanabilir.
Bu küçükler, yakınları ile müdafiye haber verilerek Cumhuriyet Savcılığına sevk edilir.
Hazırlık soruşturması Cumhuriyet başsavcısı veya görevlendireceği Cumhuriyet savcısı tarafından yapılır.
Şayet çocuğa ceza vermek gerekiyorsa;
  1. İdam cezası yerine 15 yıl hapis,
  2. Ömür boyu hapis cezası yerine 10 yıldan aşağı olmamak üzere hapis
  3. diğer cezalar yarıya indirilir.
  4. Ağır hapis cezası hapse çevrilir.
  5. Her eylem için 7 yıldan fazla hapis cezası verilmez.
  6. Kamu hizmetlerinden yasaklanma ve genel gözetim altına alınma cezası verilemez.
  7. Tekerrür esas alınmaz.
  8. Fiili işlediği zaman 15 yaşını bitirmeyen sağır ve dilsizler hakkında kavuşturma yapılmaz. Bunlar hakkında tedbir uygulanır.
C- 15 yaşını doldurmuş fakat 18 yaşını doldurmamış olan küçüklerin hazırlık soruşturması kolluk tarafından yapılabilir. Yargılamaları yetişkinler gibi genel mahkemelerde yapılır ancak ceza indirimleri vardır.
Hazırlık soruşturması aşağıdaki hükümlere göre yapılır;
  1. 3005 sayılı Meşhut Suçların Muhakeme Usulü Hakkındaki Kanun hükümleri uygulanmaz.
  2. Küçüğün gözaltına alındığı ana-baba veya vasisine bildirilir.
  3. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görevine giren fiiller dışındaki suçlarda kendi talebi olmasa dahi müdafiden yararlandırılır.
  4. Müdafi hazır bulundurmak şartı ile şüpheli küçüğün ifadesi kolluk tarafından alınır.
  5. Kendisinin yararına aykırı olduğu saptanmadığı sürece ve yasal bir engel bulunmadığı durumlarda ana-babası veya vasisi ifade alınırken hazır bulunabilir.
  6. Gözaltı süresince küçük yetişkinlerden ayrı tutulur.
  7. Çocuk Mahkemeleri Kuruluş ve Çalışma Usulleri Hakkında Kanunda sayılı suçlar büyüklerle beraber işlenirse hazırlık soruşturması sırasında küçüklerle ilgili evraklar ayrılır, büyükler ve küçüklerin soruşturmaları ayrı yürütülür.
  8. Küçüklerin eylemleri ve kimlikleri mutlaka gizli tutulur.
  9. Suçun mağduru küçükse bunlara karşı işlenen meşhut suçlarda, kovuşturulması suçtan zarar gören kimsenin şikayetine bağlı olan fiillerde şüphelinin yakalanması ve soruşturma yapılması için şikayete gerek yoktur.
  10. Küçüklerle ilgili işlemler mümkün olduğunca sivil kıyafetli görevliler tarafından yerine getirilir.
  11. Küçüklere kelepçe takılamaz.
  12. 0-18 yaşları arasındaki küçükler için kovuşturma özelliği taşımayan, suç isnadı oluşturmayan her türlü araştırma yapılabilir. Suçun iz, emare , eser ve delilleri tespit edilir, muhafaza altına alınır ve belgelenir. Şüpheli hakkındaki bilgi toplanır ve geciktirilmemesi gereken her türlü acele işlemler yapılır.
YARGILAMA
Türk hukukunda kanunla ihtilaf halindeki çocukların yargılanması hususunda da yaşa göre ayrımlar söz konusudur. Şöyle ki;
15 yaşını bitirmeyen çocukların davalarına çocuk mahkemelerinde bakılır. 15 yaşını bitirmiş ancak doldurmamış küçükler suç işlediklerinde bunların davaları da büyüklerle aynı mahkemelerde, genel mahkemelerde görülür.
15 yaşını doldurmamış küçüklere uygulanabilecek tedbirler saklı kalmak kaydıyla aşağı haddi 3 yılı aşmayan hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren fiillerden dolayı kavuşturma ve yargılama sırasında küçükler hakkında tutuklama kararı verilemez.
Küçüklerin işledikleri suçlardan dolayı aleyhlerinde şahsi dava açılamaz. Çocuğun hukuki sorumluluğundan dolayı aile reisine karşı dava açılır.
Kavuşturma yapılabilmesi dava veya şikayete bağlı suçlarda suçtan zarar gören kimsenin davadan vazgeçmesi kamu davasını düşürmez. Ancak yargılama sonucunda suçun sabit olması halinde ceza uygulanmaz.
Küçüklerin duruşmaları mutlaka gizli yapılır.
Mahkemenin izni ile yargılamanın her safhasında küçüğün müdafisi , velisi , vasisi, sosyal hizmetler alanında faaliyet gösteren resmi veya gönüllü kuruluşların temsilcileri, sosyal hizmet uzmanları vs hazır bulunabilirler.
İlçe merkezlerindeki çocuk mahkemelerinin kararlarına karşı itirazı inceleyecek merci il çocuk mahkemesi ve çocuk mahkemelerinin kararlarına karşı itiraz mercii ise en yakın ilde bulunan çocuk mahkemesidir.
Çocuk mahkemesi kararları temyiz edilebilir.
Yargılanan küçüklerin kimlikleri, suçları vs ile ilgili her türlü yayın yasaktır.
KARŞILAŞTIRMA VE DEĞERLENDİRME
<>
<>
"Türkiye en başta belirttiğimiz gibi kendisini bağlayan başta Çocuk Haklarına Dair B.M sözleşmesi olmak üzere pek çok ulusal üstü düzenlemeye imza atmasına rağmen kendi iç düzenlemelerini ve uygulamalarını sözkonusu ulusal üstü düzenlemelerin standartlarına kavuşturmadan nerede ise bilinçli olarak imtina etmektedir."
Buraya kadar kanunla ihtilaf halindeki çocuklar üst başlığı altında, bu konudaki ulusalüstü düzenlemeler ve yerel mevzuatın penceresinden konuyu izaha çalıştık. Kimi zaman masumiyetin sembolü kimi zaman da potansiyel suçlular olarak görülen çocuklar açısından suçla mücadele elbette her devletin en başta gelen sorumluklarındandır.
Bu anlamda çocuk suçluluğunun gerçek suçlusu çocuklar değil, çocukların suça itilmelerini önleyici ve çocukları suç ve suçun etkilerinden koruyucu tedbirleri almayan devletlerin bizatihi kendileridir.
Ülkemizde de koruma tedbirleri alma Çocuk Mahkemeleri Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’ la çocuk mahkemelerine yüklenmiş yasal bir görev olmasına rağmen ne yazık ki suçu önleyici ve suçtan koruyucu önlemler alınmamakta, dolayısı ile de çocuklar defalarca çocuk mahkemelerin önüne gelmektedir.
Türkiye en başta belirttiğimiz gibi kendisini bağlayan başta Çocuk Haklarına Dair B.M sözleşmesi olmak üzere pek çok ulusal üstü düzenlemeye imza atmasına rağmen kendi iç düzenlemelerini ve uygulamalarını sözkonusu ulusal üstü düzenlemelerin standartlarına kavuşturmadan nerede ise bilinçli olarak imtina etmektedir.
Yukarıda andığımız Beijing Kuralları m.2 de belirttiği gibi,”mevcut hukuk sistemi içinde işlediği suçlardan dolayı kendisine büyük insanlardan farklı davranılması gereken” kanunla ihtilaf halindeki çocukların yargılaması konusunda da Türkiye’nin ne yazık ki altına imza attığı sözleşmelere uygun yasal düzenlemeleri uygulamalar yanlışlarla doludur.
Sözleşme m.1’de 18 yaşına kadar her insanı çocuk saymış olup, çocuk sözleşme ile uyumlu hale getirilerek 18 yaşının benimsenmesi gerekmektedir. suçlarında ayrım gözetmemiştir. Ancak 2253 sayılı yasa ‘küçük’ olarak 15 yaşına kadar ki çocukları değerlendirmiştir. 2253 sayılı yasanın yaş anlamında
2253 sayılı kanunun 6. Maddesi çocuk mahkemelerinin görev alanını belirlerken, Askeri Mahkemelerin görev alanına giren suçlarla Anayasanın 143. Maddesi 1. Fıkrasında sayılan suçlar çocuklar tarafından işlendiğinde çocuk mahkemesi değil, Askeri Mahkemeler ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri yetkili olmaktadır. Aynı maddede, olağan üstü hal, sıkıyönetim hali ve savaş hali için de istisnalar öngörülmektedir.
Bu düzenleme “ sözkonusu olan çocuk dahi olsa her türlü çıkarın önünde devletin çıkarlarının korunması gerekliliği” gibi bir düşüncenin ürünüdür. Oysa ki , başta da belirttiğimiz gibi sözleşmenin temel ilkesi “çocuğun yüksek menfaatinin korunmasıdır.”
Suça bağlı olarak yapılan bu ayrımcılık kesinlikle kabul edilebilir değildir.
Sözleşmenin 40 . maddesi ceza yasasını ihlal eden çocukların bağımsız ve yansız bir üst mahkemeye başvurmalarından bahsetmektedir. Bu yüzden Türkiye de bir an evvel ya sayılan nitelikte çocuk mahkemelerinin üzerinde bir üst mahkeme kurulmalı ya da Yargıtay’ da özel bir daire oluşturmalıdır.
Terörle Mücadele Kanunu kapsamında gözlem altına alınanların durumları yakınlarınca ancak 48 saat sonra öğrenilmektedir. Bu durum genelde her vatandaş için özelde de çocuklar için çok sakıncalı sonuçlar doğurabilmektedir.
SONUÇ
Kanunla ihtilaf halinde çocuklar hakkındaki mevzuatımızdaki eksiklikleri sadece yukarıda saydığımız kadar değil. Biz burada en temel noktalardaki eksiklik ve yanlışlıklara dikkat çekmek istedik.
Kanunla ihtilaf halindeki çocukların yeniden kazanılması hiç kuşkusuz onları cezalandırmaktan daha önde gelen bir amaçtır. Bunun için de çocuğun, özgürlüğünden yoksun bırakılmadan eğitim kurumları niteliğindeki kurumlarda meslek edinmelerinin de sağlandığı, pisikolojik olarak yıpranmalarının da önüne geçildiği, devletten bağımsız, profesyonel gönüllülerce yönetilen kurumlar oluşturularak, yeniden kazanma ve sosyalleştirmenin en uygun yöntem olduğunu düşünüyoruz.
Ancak öncelikle çocukları suç işlemeye itecek nedenlerden korumak gerekir. Bunun için de sosyal adalet, sağlıklı bir aile veya aile yerini alabilecek kurumlar gerekmektedir. Ne yazık ki, çocukları bu anlamda koruma ve kollama noktasında yetersiz bir toplumuz.
Onlar için eşitlik ve adaleti sağlamadan cezalandırmayı aslında aklımızın ucundan bile geçirmemeliyiz. Çünkü, hiçbir çocuk doğuştan potansiyel suçlu değildir.
KAYNAKÇA.
1-Çocuk Hakları – Çivi Yayınları-1998-İHD İstanbul Şubesi
2-İstanbul Barosu Dergisi-Sayı 1-2-3, 1995
3-M.Ü. Hukuk Fak. 10.yılı Adliye ve Çocuk Suçluluğu sempozyumu, Marmara Üniversitesi yayınları-1993
4-İstanbul Barosu Çocuk Hakları Günleri- 27 Ocak1995- İstanbul Barosu yayınları
5 -Yeni Türkiye Dergisi İnsan Hakları Özel Sayısı Temmuz-ağustos1998
a-Betül Onursal Çağdaş Çocuk Hakları Sisteminde Türkiye’nin Konumu,shf/1146
b-Seda Akço Çocuk Mahkemeleri ve Suça İtilen Çocukların Yargılanması shf/1164
c-İbrahim Canan İslamda Çocuk Hakları shf/1180
6-Unıcef ve Emniyet in çıkardığı kitap???
7-Hukuk Sosyolojisi ve Arşivi-3. sayı
9- Çocuk Hakları- Bob Franklin-
NOT:BU YAZI MAZLUMDER İSTANBUL ŞUBESİ TARAFINDAN HAZIRLANAN “ÇOCUK HAKLARI” İSİMLİ KİTAP ÇALIŞMASI İÇİN MAYIS 2000 TARİHİNDE HAZIRLANMIŞTIR.


"İnsan Hakları Hukuku Alanında Uluslararası Mekanizmalar"

"İnsan Hakları Hukuku Alanında Uluslararası Mekanizmalar"
Ömer Ekşi
"Strasbourg'da insan Hakları Mahkemesi için ek bina yapıldığında bu binanın Türkiye için inşa edildiği yönünde espri yapılıyordu."
“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türkiye’de giderek popüler bir konu haline geliyor. Gün geçmiyor ki, gazetelerde “hakkını Avrupa’da aramak” isteyen bireylere ya da mahkemece Türkiye’nin mahkum edildiği “yüklü tazminatlara” ilişkin bir haber okumalıyım.
Bu popülerleşmede, şüphesiz ki Türkiye insanının, hukukçularımızın, insan hakları söz konusu olduğunda, bir sonuç elde etmenin ne kadar zor olduğuna ilişkin, tecrübeyle edinilmiş bilgilerinin ve umutsuzluklarının büyük payı var. Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye’de özel hukuk öyle ya da böyle işliyor, kamu hukuku da bireyin cezalandırılması söz konusuysa işliyor. Ama devletle birey karşı karşıya geldiğinde
hak aramak bir hayli güç; geçilecek çok sırat köprüsü var. Bu nedenle de Strasbourg her geçen gün biraz daha fazla önem kazanıyor” şeklindeki ifadeler, Türkiye’de yaşayan bırakın insan hakları aktivistlerini, sokaktaki, sıradan insanların dahi yabana atamayacakları önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Çünkü herkes biliyor ki, Türkiye “riskli” bir ülke. Bu bakımdan, başta Türkiye olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde, 20. yy’ın ortalarından itibaren yerleşmeye başlayan “İnsan Hakları Hukuku” ve bu alanda hizmet veren “Uluslar arası Mekanizmalar” riskten nasiplenen bireylerin adeta “can simidi” olmuştur. Resmi ideolojilerin hak ve özgürlüklerin yerini aldığı ülkelerde –Türkiye bunların başında geliyor-, halk bu can simitlerine her geçen gün biraz daha fazla sarılırken, bunu kendine yediremeyen siyasal otorite ise mesafeli durmayı tercih etmiştir.
Bunun da nedenini, “İnsan Hakları Hukuk Alanında Uluslararası Mekanizmalar” adlı kitabın iki editöründen biri olan Av. Orhan Kemal Cengiz’in yukarıdaki ifadelerinden hemen sonra gelen şu cümlelerinde bulmak mümkün:
“Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve sözleşme organlarının yarattığı içtihatlar, Türkiye için iki bakımdan önemli. İlk olarak,
bireysel başvuru hakkının tanınmasından itibaren Türkiye’deki hukuk ve uygulamayı Uluslar arası bir organ önünde tartışma hakkına sahip olduk. İkincisi ve kanımızca daha önemli olanı sözleşmeyi ve sözleşme organlarının içtihatlarına Türkiye’deki yargı makamları önünde tartışma konusu yaparak Türkiye’deki hukuku uluslar arası standartlara uydurmak için çaba sarf etmektir. Unutulmamalıdır ki, sözleşme bir tür Avrupa insan hakları Anayasasıdır ve taraf devletlerin, iç hukuklarını sözleşmeye göre yeniden tanzim edecekleri varsayımı üzerine kurulmuştur. Bu nedenle de asıl mesele ilk fırsatta Strasbourg’a gitmeye çalışmak değil, Türkiye’deki mahkemelerin Strasbourg organlarının içtihatlarına uymaya ve bizlere adaleti ülke sınırları dışında aramak zorunda bırakmamaya davet edebilmektir ki sözleşmenin amacı da budur.”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi üstelik aynı konulardan, defalarca Türkiye’yi tazminat ödemeye mahkum etmiş olmasına rağmen, ülkemiz hukuku “direnmeye” devam etmektedir. Bu da haklı olarak mağdurları, “insan hakları hukuk alanında uluslar arası mekanizmalar”a başvurmaya yöneltmektedir. Acı olduğu kadar da gülünç olan bu durumun söz konusu kitap şu şekilde yansıtıyor;
“Ocak 1999 itibariyle Avrupa insan hakları mahkemesi önünde 7771 derdest dava bulunmaktadır. Strasbourg’da insan Hakları Mahkemesi için ek bina yapıldığında bu binanın Türkiye için inşa edildiği yönünde espri yapılıyordu. Mahkeme önündeki davaların 1825 tanesi Türkiye’ye karşı açılmış davalardır. AİHM, köy yakma göz altında tecavüz ve işkence yapanların dokunulmazlığı gibi kavramlarla Türkiye sayesinde tanışmıştır. Sorunun çözümü “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” mantığını aşmaktan geçmektedir. Bu nedenle atılması gereken ilk adım “Türkiye’nin insan hakları sorunu” olduğunu kabullenerek altına imza atılan uluslar arası sözleşmeleri iç hukukta işlevsel kılmak olmalıdır. Devleti “temsil” edenlerle hukukçu da olsa “militan demokrasi” isteyenlerin bunca yılda kendi gölgelerinden öte bir adım atamadıkları ortada ; atılan her adım ise gölgelerinin karanlığında aydınlanmayı bekliyor.
O nedenle bu noktada “barolara ve tek tek avukatlara büyük bir görev düşmektedir: bütün hukukçular, Yargıtay, Danıştay içtihatlarını takip ettikleri gibi AİHM kararlarını takip etmeli önlerindeki davalarda bu hükümleri öncelikle uygulamalı ve bunlara uyulmasını talep etmelidirler. Barolar sözleşmeden geri çekilme riskine karşı tetikte olmalıdır. Sözleşme organlarının Türkiye’ye karşı taraflı davrandığı gibi kötü niyetli yorumlara mahkeme kararlarından örnekler verilerek karşı çıkılmalıdır. Kısacası bütün hukukçular AİHS’ NE sahip çıkmalıdırlar. Strausbourg’un tespit ve tayin ettiği standartlara uygun bir hukuk ve uygulamaya sahip olmak bütün Avrupa toplumlarının olduğu kadar ülkemiz insanlarının da hakkıdır.”
Tüm bunlara rağmen “bireysel başvuru konusunda ciddi sıkıntılarımız var, kamuoyundaki popülaritesine rağmen bireysel başvuru usulü hala sınırlı sayıda hukukçu tarafından biliniyor ve uygulamada pek çok hata yapıldığına tanık oluyoruz.”
Başından beri bazı paragraflarına yer verdiğimiz “insan hakları hukuk alanında uluslar arası mekanizmalar” adlı kitap “ülkemiz hukukçularının ihtiyaçlarını da gözeten kısa bir rehber” niteliğindedir. KHRP direktörü Kerim Yıldız ve KHRP Hukuk danışmanı Av Orhan Kemal Cengiz’in birlikte hazırladıkları kitap KHRP ve Ege Yayıncılık tarafından yayınlanan Ortak bir Eser olup Temmuz 99&’da piyasaya sürülmüştür.
“Hukukçulara Rehber” bu kitap 6 bölümden oluşmuş olup toplam 160 sayfadır. Söz konusu bölümlerde nelerin olduğunu da kitabın editörlerinden öğrenelim:
“İlk bölümde, Avrupa Konseyi çerçevesinde oluşturulmuş İnsan Hakları mekanizmaları (İşkence ve insanca olmayan ya da aşağılayıcı muamele veya cezaların önlenmesi ile ilgili Avrupa Sözleşmesi, Avrupa Konseyi ve Avrupa Sosyal Şartı, Avrupa Topluluğu, Avrupa Parlâmentosu, Avrupa güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı -Ö.E-) üzerine genel bir değerlendirme bulacaksınız.
İkinci bölüm, uygulamacıların ihtiyaçlarını göz önüne alarak Avrupa İnsan hakları Mahkemesi ne başvuru usulü hakkında pratik bilgiler (11 nolu protokol ile getirilen değişiklikler, AİHM’ne bireysel başvuruda bulunmak başvuru formunun doldurulması, başvurunun gönderilmesi ve Mahkeme kalemiyle ilk temaslar, başvurunun kaydı ve incelenmesi, bulgulama duruşması ve delillerin değerlendirilmesi, esas hakkında hüküm ve adil karşılık uymayı izleme. Ö.E.) vermektedir. Bu bölüme bir başvuru formu vekaletname örneği, gelir beyannamesi örneği ve AİHS’nin 11 nolu protokol ile değiştirilmiş yeni metnini de ekledik.
Üçüncü bölüm: Avrupa insan hakları mahkemesine yapılan başvurudaki aşamaları göstermek amacıyla hazırlanmıştır. Seçtiğimiz örnek davadaki (Aksoy ve Türkiye) bütün süreci başından sonuna kadar izleyebilirsiniz. B:u bölümün başında yer alan KHRP Aksoy davası raporu hem bu dava ile ilgili bir özet ve hem de Türkiye’deki işkence uygulamaları üzerine bir incelemeyi kapsamına almaktadır. Raporun hemen ardından okuyacağınız başvuru dilekçesi bir önceki bölümde teorik olarak gördüğünüz AİHM’ne yapılacak başvurularda dilekçenin nasıl yazılması gerektiğine ilişkin bilgilerinizi pekiştirme olanağı verecektir. Başvuru dilekçesinin ardından komisyonun Aksoy davasındaki kabul edilebilirlik kararı komisyonun olgu ve bulguları değerlendirdiği raporu ve en nihayetinde AİHM’nin bu davada verdiği kararı birbirini takip eder biçimde bulacaksınız.
Dördüncü bölüm. AİHK’nu ve Mahkemenin sözleşmenin “îşkence insanlık dışı muamele ve onur kırıcı davranış” yasağını düzenleyen 3. Maddesi altında ürettikleri içtihatlar üzerine bir incelemeyi içermektedir. Böylece Strausbourg organlarının sadece Aksoy davasında değil fakat genel olarak üçüncü madde altında nasıl fikir yürüttüklerini de ortaya koymaya çalıştık. Bu bölümden de anlaşılacağı üzere AİHM Türkiye’den gelen davalarla karşılaşıncaya kadar işkence bulgulamaması önüne gelen davaları insanlık dışı muamele ya da onur kırıcı davranış hükmü altında incelemiştir.
Beşinci Bölümü; Pek bilinmeyen ve üzerinde durulmayan BM insan Hakları Mekanizmalarına ayrılmıştır. BM Mekanizmaları anlaşmalara dayanan ve antlaşmalara dayanmayan mekanizmalar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bu bölümde anlaşmaya dayanmayan BM mekanizmaları üzerine oldukça kapsamlı teorik ve pratik bilgiler bulacaksınız. Bu bölümün Türkiye’de insan hakları alanında faaliyet gösteren hükümet dışı kuruluşlara yeni bir perspektif sunabileceği kanısındayız.
Altıncı Ve Son Bölümde Türkiye’deki sendikalar bakımından büyük önem arz eden Uluslar arası Çalışma Örgütü ve bu örgütün Çalışma Alanı üzerine bilgiler bulacaksınız.”
Stausbourg’u hukukçularla, hukuka ilgi duyan ya da önemseyenlerin ayağına getiren söz konusu kitap muhatabına insan hak ve özgürlükleri gibi evrensel değerlerini hukuki düzenlemesiyle bu düzenlemelere ihtiyaç duyan kişilere yol haritaları / bilgiler sunuyor; Amaç; üstünlüğün hukuk yerine hukukun üstünlüğünü herkesi her kurumu haberdar etmek ve bunu yaparken de “kötü örnek” olabilecek girişimlerin önüne geçmek. Malum gereğini yapmadan ya da tam olarak yerine getirmeden Strausbourg’a yapılan her hangi bir bireysel başvuru kabul edilebilir bulunmayarak geri gönderilebiliyor. Tabi o zaman da resmi olsun sivil olsun şakşakçıların sesi çok daha gür çıkıyor.
Kitabın adı: İnsan Hakları Hukuk Alanında Uluslararası Mekanizmalar
Yazarlar: Kerim Yıldız / Orhan Kemal Cengiz
İsteme Adresi: Egetan Ltd. Şti.
1469 Sokak Hasipek Apt. 50/3 Alsancak-İzmir
Tel: 0232-421 08 96

TEORİDE VE PRATİKTE İNSAN HAKLARI

TEORİDE VE PRATİKTE İNSAN HAKLARI
Av. İ. Şadi Çarsancaklı
Modern çağ insanlığının “etik” ve “erdem” arayışının ifadesi olan insan Hakları sorunu, gerek teorik açıdan gerekse pratikte vuzuha kavuşturulması gereken problemlerle karşı karşıyadır. Esasen içinde bulunduğumuz düşünce ve inanç ilişkisi açısından bizatihi insan hakları kavramının kendisi dahi gerekli ve yeterli ilgiye mazhar olamamıştır. Bu durum için mazeret olarak “insan hakları” kavramının menşeindeki “batılılık” gösterilse de, asgari düzeyde de olsa insan hakları mücadelesini gerektirecek olumsuz bir teorik alt yapıya sahip olmayan bir medeniyetin çocukları olmamızın payı büyüktür. İnsan hakları kültürü üretmeyi anlamsız kılacak evsaftaki bu inanç ikliminin insan hassasiyetinin, özgürlüğü ve sorumluluklarına dair tayin etmiş olduğu çerçeve, İslam düşüncesinin ve İslam ümmetinin bu konudaki yavaşlığının –galiba- en önemli nedenidir. Çünkü bu çerçeve Müslüman dünyada insan haklarının asgari çerçevesini 1400 yıl boyunca garantisi olduğu gibi, çağdaş zulüm ve tecavüzlerin göğüslenebileceği ilahi ve etik temelli bir insan hakları perspektifinin referansı kılınma vasfına da sahiptir. Bu anlamda günümüzde var olan ilahi inanç ikliminden uzaklaşmanın sonucunda çoğalan zulüm, haksızlık ve tecavüzlerin ortadan kaldırılmasına dönük ilahi ışıktan beslenen bir insan hakları teorisi ve kültürü geliştirme sorumluluğu ile karşı karşıyayız. Bu sorumluluk, insanoğlunun hikmet ve etik arayışını karşılık gelecek derinlikli bir ’anlam’ tasavvuruna dayanmakta ve insan hakları sorununun insanoğlunun temel var oluş sorunuyla birlikte kavramayı gerekmektedir.
"Günümüzde var olan ilahi inanç ikliminden uzaklaşmanın sonucunda çoğalan zulüm, haksızlık ve tecavüzlerin ortadan kaldırılmasına dönük ilahi ışıktan beslenen bir insan hakları teorisi ve kültürü geliştirme sorumluluğu ile karşı karşıyayız."
18. yy’dan günümüze kadar özellikle sosyo-ekonomik gelişmelere paralel olarak gelişen batılı burjuva insan hakları
kültürü, amerikan ve Fransız devrimlerinin ya da İngiliz ve alman düşüncesinin geliştirdiği metinler özgülünde olumlu ancak yüzeysel ve dar kapsamlıdır. Olumludur, çünkü insanoğlunun haksızlık ve zulümlere direnen erdemli yanını fiili mücadeleler ve bedeller ödeyerek diri tutmasının ve teorize etmesinin göstergesi olmuştur. Ancak yüzeysel ve dardır çünkü sosyo-ekonomik altyapısı gereği bencil menfaat güdüsünün abartılmasını ve yine Avrupa merkezli dünya ve insan görüşünün ayrımcı ve ırkçı insan tasavvurunu çok fazla yansıtmaktadır. Herşeye rağmen köleci, sömürgeci, engizisyoncu bir geleneğin içerisinden yeşeren ve insana haysiyet ve haklarını hatırlatan bu metinlerin insan hakları sorununu evrenselleştirmede ve güncelleştirmedeki faydaları inkar edilemez.
Bugün için yapılması gereken hiçbir insanın, itiraz edemeyeceği evrensel insan hak ve özgürlükleri katalogunu tekrarlamak değil bu hak ve özgürlükleriyle insanın ontolojik varlığına uzanabilecek derinlikte etik bir temel geliştirilebilmektedir. Hali hazırdaki insan hakları tasavvuru ve mücadelesi, Müslüman zihin ve vicdanın bu doğrultudaki katkılarıyla gerçekten evrensel ve ahlaki bir muhtevaya kavuşturulabilecektir. İşte bu bilinç ve arzu ile insan hakları sorunu üzerinde önemle durmak gerekmektedir.
-“İNSAN” VE “HAKLAR” “İnsan hakları” konusunda ilk elde kavranması gereken üç temel kavram vardır:
Hak, Özgürlük ve adalet.
Ancak bunlardan önce ve bu kavramların içeriğinin de referansı olarak “insan” tasavvurunun vuzuhu gereklidir.
İnsan; Allah (C.C)’ın yarattığı, donattığı, özgür ve sorumlu kıldığı üstün bir varlıktır. (eşrefi mahlukat)
Eşrefi Mahlukat olan insanla yüce yaratıcı arasında bir “ahd” yapılmış ve insana halifelik ödevi verilerek (bakara 30,
Araf 172-173) bir “emanet” teslim edilmiştir (Ahzap 72). Bu emanet, sorumluluğa dayanan bir özgürlük, hilafet ödevi ise bu, “emanetle” yerine getirilecek “adalet”i tesistir. Bu anlamda Ben-i Adem, yeryüzünde başıboş bırakılmamış ve Allah’a, kendisine, insanlara, diğer canlılara, tabiata ve gelecek kuşaklara karşı sorumlu tutulmuştur.
Yeryüzünde adaleti tesis ve insanın hilafet sorumluluğundan uzaklaştırıcı engelleri (fitneyi) bertaraf etmeye dayanan bir esprisi çerçevesinde hak, özgürlük ve adalet kavramların açılması gerekmektedir. Hak, Allah’ın insana bahşetmiş olduğu insanın hilafet ödevi için gerekli donanımlardır. Doğuştan gelen engellenemez, devredilemez, değiştirilemez olan 5 temel hak vardır. İslam fıkıh geleneğinde sıkça ifade edilen bu haklar, Can, mal, akıl, nesil ve din emniyetidir. Modern insan hakları metinlerinde temel haklar katalogu olarak zikredilen, yaşam, mülkiyet, inanç ve düşünce, basın, yönetime katılma, çalışma, barınma, seyahat, örgütlenme, direnme ve zulme karşı çıkma, haysiyet, şeref ve namusu koruma, evlenme, boşanma, adil yargılama, iltica etme gibi hak ve hürriyetlerin esası olarak da yorumlanabilecek olun bu “temel emniyetlerin” sağlanması ve korunması, insan hakları mücadelesinin vasatını oluşturur.
Özgürlük, Allah’ın insana emaneti olan “irade”nin seçme ve özerkleşme yeteneğidir. Ancak bu irade, aynı zamanda insanın ödev ve yükümlülüklerini de içerir. İnsan, yaratıcısına ve yarattıklarına, kendisine ve başkasına karşı sorumludur. İnsanın özgürlüğü, sorumluluk bağlamında, çift yönlü bir mahiyete sahiptir. Sorumluluklarından bağımsızlaştığı ölçüde özgürlük, negatif bir fonksiyon olarak insanın “zalim”leşmesine, kendisine ve başkasına zarar vermesine, başıboş ve lakayt bir varlık durumuna düşmesine neden olur. Sorumluluğa dayalı pozitif özgürlük ise insanı yücelten ve varoluş esprisiyle yaşamını anlamlandıran “üstün varlık” derecesine yükseltir. Bu anlamda insan haklarının en önemli ayaklarından biri olan pozitif özgürlük, insanın seçme ve özerkleşme yeteneğini Allah’a kendisine, başkasına, tabiata ve gelecek kuşaklara karşı Hak ve Adaletin tesisi için kullanılması demektir. Sorumluluğa dayanan özgürlük, aynı zamanda insan haklarının Ahlaki temelidir.
Adalet ise, bir yönüyle muvazeneyi, bir yönüyle de eşitliği içerir. Muvazene, her insanın doğal hakları, yeteneği ve çabasının karşılığını alabilmesi, iktisadi, sosyal ve siyasi “denge”nin “hak ediş” çerçevesinde kurulmasını ifade eder.
Eşitlik ise, insanların ortak değer ve normlar karşısında aynı hak ve yükümlülüklere sahip olmasıdır. Adalet ilkesi gerek hukukun egemenliğinin tesisi. Gerekse sosyal adaletin ilkelerinin teminini içerir ve zulmün, insan yaşamının bütün boyutlarından temizlenmesini hedefler. Allah adildir ve zalimleri sevmez.
Hukukun üstünlüğü; suç ve cezanın kanuniliği, suçun şahsiliği, Berat-ı Zimmet, kanun önünde eşitlik, suç ve cezanın eşdeğerliği, yargılama sürecinde yasallık, işkence ve kötü muamelenin önlenmesi, savunma hakkı, mahkumiyet koşullarının insaniliği gibi evrensel doğal hukukun kabul ettiği ilkelerle şekillenmiştir. Sosyal adalet ise emek ve yeteneğin hakkının verileceği ve sömürücü gaasib, haksız kazancın engelleneceği bir sosyal düzen anlayışını ifade eder. İnsanların çalışma, hak arama, sendikalaşma, iş güvenliği, adil gelir bölüşümünün temini gibi iktisadi güvencelerinin oluşmasını temin eder.
Hak, özgürlük ve adalet kavramları üzerinde geliştirilebilecek bir insan hakları perspektifinin, hukuki ve ahlaki güvenceleri olmalıdır. Hukuki güvenceler, Anayasa ve Kanunların bu temel hak ve özgürlükleri koruyucu bir muhtevaya kavuşturulmasını sağlayacaktır. Ahlaki güvence ise bütün insanlığa insan hakları bilinci ve sorumluluğunu kazandırmakla mümkündür. İnsan hakları mücadelesinin belki de en önemli güvencesi insanların temel ve ortak değerleri sahiplenmesi, koruması ve uğrunda mücadele etmesini sağlamak olacaktır. Bu anlamda bütün insanların, her tür görüş ve inançtan, etnik ve siyasi kimlikten, sosyal statü ve cinsiyetten önce “insan” olma bilinci ve sorumluluğunu öne çıkarmak ve inançlarımızın da kazandırdığı bu ruhla insan haklarının ahlaki ilkelerini geliştirmek mümkündür.
Bu bağlamda ilahi-doğal hukuk ve halife-insan tasavvuruna dayalı bir insan hakları perspektifinin temel ahlaki umdelerini beş maddede özetleyebiliriz:
    1. Kendin için istediğini başkası için de iste; iyi, doğru ve güzel olanı bencilce sahiplenmek başkasından esirgemek bir hak ihlalidir.
    2. Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma; kendine layık görmediğin ya da kendine yapılınca rahatsız olacağın hiçbir
    3. şeyi başkasına yapma.
    4. Başkasına yapılan kötülüğü kendine yapılmış say; bizatihi “kötülüğün” varlığından rahatsızlık duyarak, başkasına dahi olsa yapılmasına müsaade etme.
    5. Genel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir ilkeyle hareket et; söz, tavır, davranış, arzu ve taleplerinin, bütün insanların mutluluğu ve haklarını temin edebilecek muhtevada olmasına dikkat et.
    6. Zalime kimlik sorma; zalimin ve mazlumun dini, inancı, siyasi görüşü, etnik kimliğine bakma, doğrudan zulmü hedef
    7. al, kim olursa olsun Mazlumdan yana kim olursa olsun zalime karşı ol.
    "Zalime kimlik sorma; zalimin ve mazlumun dini, inancı, siyasi görüşü, etnik kimliğine bakma, doğrudan zulmü hedef al!"
    İnsan haklarının asgari ahlaki temelleri olarak bu beş ilkenin hak, özgürlük ve adaletin temini mücadelesinde hassasiyetle korunması gerekir. Zira salt insan haklarından yana olmak ya da savunmak yeterli değildir, onu hangi ahlaki standartlar içerisinde ve nasıl savunduğumuz da önemlidir. Bu anlamda insan hakları görüşünün mahiyeti kadar, insan hakları savunuculuğunun ahlaki çerçevesi de önemlidir.
    İNSAN HAKLARI SORUNLARI
    İnsan hakları konusunda tartışılması ve netleştirilmesi gereken üç önemli problem bulunmaktadır.
      1. İnsan hakları ihlalleri genellikle ve ağırlıklı olarak mevcut siyasal otoritelerden gelmektedir. İnsana yabancı ve insanın üstünde kurumlar olarak siyasi otoritelerden gelmektedir. İnsana yabancı ve insanın üstünde kurumlar olarak siyasi otoriteler, çoğu zaman kendi yasal çerçevelerine rağmen işkence, kötü muamele, hukuk dışı yasak ve müeyyideler, inanç ve düşünce özgürlüğüne
      2. müdahale, örgütlenme ve direnme hakkını ilga kültürel asimilasyon gibi insan haysiyet ve özgürlüklerine yönelik bir çok tecavüzde bulunabilmektedirler. Hukukun üstünlüğü ve egemenliği ilkesine rağmen devletlerin organik ve yasal yapılanması bir çok durumda insan hak ve özgürlüklerinin çiğnenmesini sağlamaktadır. Bu nedenle evrensel ve yerel ölçeklerde insan hakları mücadelesi siyasi otoritelere karşı ve onlarla sınırlı bir muhteva kazanmıştır. Ancak toplumsal yaşam içerisinde insanların birbirleriyle ilişkilerinde ve özellikle örgütlü toplumsal akımların kendi düşünceleri doğrultusunda verdikleri siyasi mücadele sürecinde birçok insan hakkı ihlali gerçekleşmektedir. Mevcut siyasal otoritelerin haksızlıklarına tepki olarak tezahür eden bu tip akımların bu “haklılık” konumuna yaslanarak her tür eylem ve tutumu meşru addetme alışkanlığı olduğu bilinmektedir. Bu nedenle, insan hakları savunusunun öncelikli ve ağırlıklı muhatabı olarak siyasi otoriteler olduğu gerçeği yanında, şu veya bu nedenle “devlet” dışı kişi, kurum ve örgütlerin gayri insani eylem ve cürümlerin de insan hakları mücadelesinin hedefi olması gerekmektedir. Zulüm kimden gelirse gelsin zulümdür ve Adalet herkes için herkese karşı savunulmalıdır. Bu anlamda insan hakları mücadelesi yalnızca Hukuk ve Adaletin siyasal otoritelere dayatılmasını değil, aynı zamanda toplumun bütün kesimlerine dayatılmasını içerecek muhtevada olmalıdır.
      3. İnsan hakları sorununda sıkça karşılaşılan bir diğer problem, çifte standarttır. İnsan hakları mücadelesini ahlaki ilkeler temelinde ele almamanın sonucu olarak çoğu zaman ben ve öteki ayrımı yapılmakta ve
      4. “ben” haksız durumda dahi tercih edilebilmektedir. Oysa “insan”ın her tür tercih ve kimliğinin ötesinde bir zemin olarak insan kimliğinin ilahi menşeli ve değiştirilemez haklarının kabullenilmesi gerekmektedir. Bu anlamda ahlaki ilkeler çerçevesinde “ötekinin, başkasının” inanç seçme, inancını yaşama, düşüncesini ifade etme, örgütlenme ve siyasete katılma hakkının savunulması gerekmektedir. İnsanların inanç ve düşünce farklılığından kaynaklanan, çelişkilerin insan hakları ihlalini gerektirecek biçimde çatışmaya dönüşmemesi ve özgür, karşılıklı saygı temelinde tebliğ ve teklife dönük olarak tartışılmasının sağlanması gerekmektedir. Böyle bir perspektifin doğal sonucu “öteki”nin var olma hakkını kabullenme ve mazlum ve mağdur olduğu durumlardaki özgün şartlara bakmadan ondan yana olabilmeyi gerektirir.
      5. İnsan hakları mücadelesinde bir diğer problem, özgürlüklerin sınırıdır. Allah’ın bahşetmiş olduğu temel özgürlük alanında sını
      6. r, bu özgürlüklerin herkesi içermesi ve sürekliliğinin sağlanması engelleyici her tür tutum ve müdahaledir. Özellikle sorumluluğu yüklenmeden özgürlüğü kullanmaya kalkışmanın sonucu, başkasının özgürlüğünü ihlal olmaktadır. Aynı şekilde “cebir ve şiddet” yoluyla insanlara dayatmalarda bulunmak da özgürlüğün ihlalini gerektirmektedir. Bu anlamda insanların gerek düşüncelerini ifade, gerekse yaşam tarzı bağlamında ötekinin hakkını gözetici bir ahlaki standarda riayet etmesini sağlamak gerekmektedir. Yine şiddet konusunda, savunma ve korunma özelliği taşımayan, bizatihi zulmü defetme amacı içermeyen her tür şiddetin karşısında olunmalıdır. Savunma ve zulme direnme amacıyla uygulanan şiddet bu amacın dışına çıkarak kullanılması durumunda zulüm olacağından, hiçbir şekilde savunulamaz. Aslolan barıştır ve barışı korumaya, zulmü bertaraf etmeye dönük şiddet dışında hiçbir şiddet yöntemi ve uygulaması tasvip edilemez.
      "İnsan hakları mücadelesi, Ahlak ve Adalet mücadelesinin parçası olarak anlaşılmalıdır. Ve insan hakları anlayışı ilahi bağlantıları içerisinde insanoğlunun var oluş gayesine paralel bir çerçevede geliştirilmelidir."
      Son olarak; insan hakları mücadelesi, Ahlak ve Adalet mücadelesinin parçası olarak anlaşılmalıdır. Ve insan hakları anlayışı ilahi bağlantıları içerisinde insanoğlunun var oluş gayesine paralel bir çerçevede geliştirilmelidir. Batılı ya da doğulu olsun, evrensel ya da yerel her tür insan hakları ve özgürlüğü metninin içerdiği doğrular ilahi doğrulardır. Bu anlamda esas olan bu evrensel değerlere sahip çıkmak ve fakat bu değerleri aslıyla buluşturarak etik bir temele kavuşturmaktadır.
      İslam ümmeti ve bu ümmetin vicdanı olan insan hakları kurumları olarak bizler, bir yanıyla Allah’ın emanetini halifelik misyonumuz çerçevesinde yerine getirmeye gayret ederken, diğer yandan etik ve erdem arayışı içerisindeki insanlığa fıtratının yaratıcısı ile yapmış olduğu “ahd”i hatırlatıcı bir perspektif geliştirmek durumundayız.
      Bu, yalnızca insan hakları ihlallerine karşı mücadele etmemizi değil, aynı zamanda Hak, Özgürlük ve adaletin tesis edileceği bir dünya kurma arzusu ve çabasını da ifade etmektedir.

      13 Kasım 2011 Pazar

      ANAYASA HAZIRLIK SÜRECİNE KATKI YAZILARI-3

      Nasıl Bir Anayasa İstiyoruz? a)Bu Sürece Nasıl Gelindi?
      Gazeteci Hasan Cemal bir kitabında, İttihad ve Terakki’nin kudretli ve darbeci 3 paşasından biri olan Cemal Paşa’ya atıfta bulunarak; ‘Cemal Paşa’nın ruhu peşimi hiç bırakmadı.’ Der. Aslında bakıldığında Cemal Paşagillerin darbeci-jacoben karakterterleri bu milletin peşini hiç bırakmadı.
      Bu nedenledir ki; Türk Anayasacılık tarihi bir darbe tarihidir. Tarihçi Halil Berjtay’ın deyişiyle, Türkiye kendi askeri tarafından sürekli olarak ‘’olgunlaşmamış bir çocuk muamelesi gördü.’’ Bu nedenle asker, vatanın ve devletin gerçek sahipleri olarak kendilerini gördüler. Onlar kurtarıcı ve kollayıcı idiler. İç Hizmet Kanunu 35. Maddedede zaten kendi kendilerini devleti,koruma ve kollama görevi vermediler mi?
      Askerler 88 yıl once kurulan devleti sivillere, seçilmişlere bırakmadı.Çünkü onlara, seçim sandığından çıkanlara güven duymadı. 27 Mayıs,12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat,27 Nisan, asker sivil siyaset alanine her seferinde daralttı.Neredeyse seçilmiş hükümetlere sadece ekonomiyi bıraktı.
      Ancak sorun sadece askerden kaynaklanmadı.Halk ve seçim sandığından çıkan sivil siyasetçiler de, demokratik kurallara uygun olarak, Askeriyenin, modern demokrasilerde oladuğu gibi,seçilmiş siyasal güce tabi bir güç haline getirilmesi için hiç bir direniş, talep, girişim ve düzenleme de bulunmadılar.
      Bu konudaki ilk ‘zihniyet değişimi’ belirtisi, 27 Nisan e-muhtırasından sonra Hükümetin aldığı demokratik tutum oldu. Bunu Halkın 12 Eylül referandumunda verdiği evet oyları izledi.
      Haziran seçimlerinde iktidar ve muhalefetin gündeminde yeni anayasa vardı. Ergenekon davası adı ile bilinen Savcılık soruşturmalarında ortaya çıkarılan Balyoz,Ayışığı,Sarıkız vs darbe planları ile birlikte ülkenin ve sivil siyasetin içinde bulunduğu tehditin ciddiyetini anlayan ve harekete geçen Hükümet seçimlerde aldığı güçlü bir halk desteği ile birlikte Türk Anayasa Tarihi’nin İlk Sivil Anayasası için hazırlıklara başlamıştır.
      Yeni Anayasa Sürecinde Usul Tartışmaları
      aa) Kurucu Meclis Tartışmaları
      Malesef Sivil Anayasa tartışmalarına ilk damgayı kraldan çok kralcı,askerden çok darbe sevdalısı sözümona sivil ve anayasa hukukçusu bir takım zevatın ‘kurucu meclis’ konusu vurdu. Kendilerince, Sivil Anayasa tartışmalarını doğmadan doğmak için,halkın seçtiği bu TBMM’nin anayasa yapamayacağını,Anayasa yapmak için ‘kurucu meclis’ oluşturulması gerektiğini savundular.
      Kurucu Meclis: Bir devletin anayasasını yapmak üzere toplanan ulusal meclis demektir. Amerikalıların Constituent assembly dediği şeydir. Kurucu Meclis tabiri Türk Anayasa Literatürüne, 1960 darbesi ile girmiştir.6Ocak 1961 günü toplantılarına başlayan Kurucu Meclis, 27 Mayıs 1960 Hareketinden sonra, 1921 Anayasasının yerine yeni bir Anayasa hazırlamak için 15 Aralık 1960 tarihinden itibaren yürürlüğe giren ve 27 Mayıs 1960 tarihli Geçici Anayasaya ek bir kanun halinde yayınlanan Kurucu Meclis Kanunu ile kurulmuştur. Kurucu Meclis, 27 Mayıs 1960 Hareketi ile iktidarı devralan Millî Birlik Komitesi ile birlikte (daha doğrusu emrinde) çalışmıştır.
      İzah edildiği şekilde görülmektedir ki, kurucu meclis, darbecilerin kendi anayasalarını hazırlamak için, emirlerine aldıkları bir takım darbe yandaşı sivillerle al gülüm-ver gülüm şeklinde bir araya geldikleri sözümona demokratik bir oluşumdur.
      Oysa ta en başta belirttiğimiz gibi, 21 Haziran Seçimlerinde İktidar ve Muhalefetin irili ufaklı tüm partileri, seçim çalışmalarında seçim sonrası yeni yasama döneminde yeni anayasa hazırlığı yapılacağını ve bu nedenle halkın anayasa konusunda kendi düşüncelerine göre kendilerine oy vermelerini istemişlerdir.
      Kısacası 21 Haziran seçim sürecinde başta Halk olmak üzere, tüm siyasal ve Sivil örgütlenmeler yeni meclisin yeni anayasayı yapacak meclis olduğunun bilincinde olmuştur. 367 krizinde olduğu gibi bir takım uyduruk hukuki kavram ve kurumlarla yeni anayasa sürecini sulandırmaya çalışmak anti-demokratik ve aynı zamanda millet iradesine hakaret niteliği taşıyacak bir tutumdur.
      bb) Ayrıntılı (Kazuistik) – Çerçeve (Soyut) Anayasa
      Ayrıntılı Anayasa(Kazuistik), her türlü yaşanmış veya yaşanacak olayı, hukuki işlemi inceleme iddiasında olan anayasadır. Hâkimlere takdir yetkisi tanınmaz. Hukukta boşluk bırakmama niyetindedir. Yasama organına bırakılabilecek hususlar bile düzenlenir. Bu nedenle yasamaya bir güvensizlik söz konusudur.
      Öncelikle ayrıntılı bir anayasaya sahip bir devlet, anayasasını yılların getirdiği değişime uyarlayamaz. Çünkü bireysel ve toplumsal yaşam akıp gittikçe her alanda değişmektedir. Bu değişen şartlar, yeni hukuki durumlar ve hukuki sonuçlar oluşturur. Ayrıntılı bir anayasa kendini yenileyemez, çağa ve yıllara ayak uyduramaz. Ayrıntılı anayasanın bu tür bir dezavantajı vardır. Ayrıntılı anayasalarda esnek bir sistem yoktur. Dolayısıyla bu manada, ayrıntılı anayasalar toplumların gelişmişlik, demokratiklik seviyelerini gösterir. Ayrıntılı Anayasa yapan devletler, halkına güvenmeyen ya da az güvenen halkın yaşamına dair herşeyi zaptu rapt altına almak isteyen otokratik-jacoben devletlerin tercih ettiği bir anayasa tarzıdır. Bu tarz anayasalara örnek Hindistan Anayasası ve 1982 Türkiye Anayasası’dır.
      Çerçeve anayasa ise soyut normlar içerdiği için yenilenebilir, esnetilebilir. Gelişen ve değişen şartlar çerçevesinde insan haklarına dayanan, özgürlükçü, demokratik, Hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde yorumlarla zamana ve değişen şartlara uygun yorumlarla güncelliği korunabilir. Çerçeve Anayasa’ya örnek ise ABD Anayasasıdır.1982 Anayasası 30 yılda 17 kez değiştirilmiş olmasına rağmen,1787 yılından kabul edilen ABD anayasası o dönemden bu zamana 27 kez değişikliğe uğramıştır.
      Bu nedenlerle Türkiye Cumhuriyeti’nin bu ilk sivil anayasası, halkına güvenen, onu hizaya sokmaya çalışmayan bir zihniyetle, devletin temel esaslarını, kurumlar arasındaki ilişkileri görev ve sorumluklarını düzenleyen, bireye öncelik tanıyan, bireysel hak ve özgürlükleri devlet, toplum ve diğer bireyler karşısında güvenceye alan ve bunlar için temel kuralları içeren kısa, öz, anlaşılabilir bir anayasa olmalıdır.
      cc) Tabula Rasa Mı?(Boş Levha)
      Tabula Rasa, Locke'un boş levha anlamında kullandığı bir kavramdır. Zihnimiz dünyaya geldiğimizde bir tabula rasadır ve esas olan deneyimdir der.
      Yeni Anayasa tartışmalarının başladığı ve TBMM Başkanı Cemil Çiçek başkanlığında toplanan istişare toplantısında akademisyenler arasında Locke’un Tabula Rasa teorisi ön plana çıkmıştı. Bununla Yeni Anayasa'nın değiştirilemez maddelerde de değişiklik yapılması amaçlanmaktadır.
      Özellikle Prof.Dr Levent Köker tarafından savunulan bu düşünce ile herşeyi ile tepeden tırnağa yepyeni bir anayasa hedeflenmektedir.
      Korkusuz önyargısız her konunun her yönü ile tartışılabilmesi açısından bu düşünceyi önemsiyoruz. Çünkü günümüzün dünyasının, birey ve toplum yapısının geldiği bugün için geleceği düşünerek, geçmişin iyi ve kötü deneyimlerinin ışığında demokratik, özgürlükçü, insan hak ve özgürlüklerini öncülleyen bir anayasa için tüm önyargılardan, kalıplardan sıyrılarak düşünmek gerekmektedir.

      dd) Anayasa Hazırlık Sürecine Katılım
      J.J.Rousseau’nun meşhur kitabının adı da olan ‘Toplumsal Sözleşme’ tabirinde ifade bulan Anayasa yapım süreci, toplumun her kesiminden sivil temsilcilerin ve hatta bireylerin katılımına açık olmalıdır.
      Günümüzde anayasaların hele hele Türkiye için en önemli işlevlerinden birisi de anayasaların halk için entegrasyon aracı olması gerekliliğidir. Yapılacak anayasa ülkedeki tüm farklı gruplar için birleştirici olmalıdır. Anayasanın bu birleştirici rolünde başarılı olması, demokrasi içinde uygulanabilir olması ülkenin geleceği için çok önemlidir.
      Katılımcı Anayasa Yapım Sürecinde vatandaşlar kendilerini ilgilendiren konularda taslak önerilerin sunulmasına yardımcı olur.  Bu durum vatandaşlar arasındaki birliği sağlar, temsiliyeti güçlendirir ve devletle yurttaş arasındaki ilişkiyi kuvvetlendirir. Aksi takdirde 3-5 bilim adamının oturup bir anayasa hazırlaması, bu anayasanın sivil bir anayasa olduğu anlamına gelmez.
      Yeni anayasanın gerçekten sivil, demokratik niteliklere ve güçlü bir meşruiyete sahip olması için, anayasa hazırlık sürecine örgütlü sivil toplumun aktif katılımı şarttır. Sivil toplum kuruluşlarıyla keyfi ve sonuca ulaşmayan görüş alışverişleri demokratik katılımın gerçekleştiği anlamına gelmez. Demokratik katılım ancak etkin ve şeffaf biçimde çalışacak mekanizmaların oluşturulmasıyla gerçekleşebilir. Dolayısıyla Meclis Anayasa Komisyonu, Meclis adına, anayasa hazırlık sürecine sivil toplum katılımını kurumsallaştırmak görevini de üstlenmelidir.
      Bu süreçte yer alacak sivil toplum temsilcilerinin Komisyon toplantılarında eşit söz hakkına sahip olmaları sağlanmalıdır.
      İletişim araçlarının bu kadar yaygın ve gelişmiş olduğu günümüzde vatandaşların sürece katılabilmesini sağlamak için çeşitli adımlar düşünülebilir; Öncelikle sürecin kurallarıyla ilgili (anayasa yapım süreci, rolü ve zaman çizelgesi ile ilgili) bir belge yayınlar. Bu süreçte uzman yardımcı gruplar oluşturula bilinir. Bu gruplar gerek internet, facebook, twitter vs gibi sosyal
      medya aracılığıyla gerekse vatandaşları birebir ziyaret ederek önemli değişiklik yapılacak konularla ilgili bilgilendirme toplantıları yapabilirler, anketler doldurulmasını sağlar, tartışma toplantıları düzenler ve daha sonra görüşleri ifade eden raporlar oluşturur.
      Bunun dışında; Hazırlanan taslak yasayı ülkede konuşulan her dilde yayınlatılır, araştırmalar düzenlenir, Vatandaş toplantıları gerçekleştirilir,  Medyada yayınlatılır, ilanlar hazırlatılır, sokak gösterileri ve sanatsal faaliyetlerle duyuru ve katılım maksimum düzeye çıkarıla bilinir. Ayrıca toplumu oluşturan her toplum kesiminin ve çıkar gruplarının kendileri ile ilgili bölümlerde daha fazla katılımının sağlanması çalışılmalıdır. Örneğin işçi-işveren ilişkilerine ilişkin düzenlemelerde işçi-işveren sendikaları, eğitim ile ilgili düzenlemelerde eğitimci ve öğrenci temsilcilerinin katılımı gibi.
       Katılımın arttırılması için süreç aceleye getirilmemelidir. Zarf ve Mazruf, Usul ve Esas birbirine tabidir. Çünkü ne kadar çok kişi ve/veya grup kendini bu süreçte kendini bu sürecin içerisinde hissederse, yeni anayasa o kadar çok toplumsal kabul görecek, zemini sağlam olacak ve toplumsal huzur ve barışa hizmet edecektir.
      Prof.Dr Levent Köker’in belirttiği üzere, yeni anayasa bir  ‘uzlaşma’ değil, sözleşme ürünü olmalıdır. "Toplumsal uzlaşma", belli bir zaman ve mekânda var olan somut toplumsal aktörlerin çıkar ve talepleri arasında ve tümüyle bu çıkar ve talepleri azami ölçüde gerçekleştirme hedefine yönelen stratejik ve dolayısıyla "araçsal" nitelikte bir "ödünleşme" (compromise) anlamına gelmektedir. Buna karşılık anayasanın bir toplum sözleşmesi niteliğinde anlaşılması, tüm zaman ve mekân boyutlarını aşan, bu anlamda evrensellik iddiası taşıyan ve dolayısıyla insanların bir toplumsal-siyasi beraberlik tarzını oluştururken kendi somut konumları, çıkarları ve talepleri doğrultusunda stratejik-araçsal arayışlara girmemelerini gerektiren bir kavramdır.
      Katılım sürecine ilişkin düşüncelerimizin yeni anayasa hazırlanma sürecini bir pazarlık ve ödünleşme anlamındaki yalancı bir ‘uzlaşıya’ kurban etmeye bir gerekçe oluşturmaması gerekmektedir.
      YENİ ANAYASA’NIN İÇERİĞİNE DAİR DÜŞÜNCELERİMİZ
      Anayasalar elbette ki, sihirli değnekler değildir. Yeni Anayasa hemen tüm dertlerimize deva olmayacaktır. Bu kısa hatırlatmadan sonra bize göre yeni anayasada düzenlenmesi gereken hususlara değineceğiz.
      -Yeni Anayasa’da insan hak ve özgürlüklerini temel alan Demokratik, Laik, Sosyal, Hukuk devleti temel ilkesi dışında değiştirilemeyecek hiçbir madde bulunmamalıdır.
      -Yönetim şeklinin cumhuriyet olduğu ve demokratik yönetimin esas alındığı, bayrağın ülke bütünlüğünü temsil ettiği ve başkentin Ankara olduğu belirtilmeli

      -Vatandaşlık tanımlanması bir etnik köken üzerinden değil , Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı esası üzerinden gerçekleştirilmesi

      -Süreç sonunda ortaya çıkacak yeni anayasa, kimsenin etnik kimliği, dili, cinsiyeti, cinsel yönelimi, inancı, siyasi görüşü, yaş, engellilik ya da medeni hali nedeniyle ayrımcılık görmeyeceği, tüm canlıların yaşam hakkına ve dünyaya saygılı, barış içinde demokratik bir yaşamı güvenceye almalıdır.
      -Herkesin, farklı kimlikleri, inançları/inançsızlıkları, fikirleri ve yaşam tercihiyle, eşit olarak katılabileceği bir toplumda yaşamak arzusunu dokunulmaz ve vazgeçilemez bir hak olarak görmelidir.
      -İnsanların, devletten ve devlet dışı kesimlerden gelecek baskılara maruz kalmadan ve başkalarının hoşgörüsüne muhtaç olmadan, özgürce yaşadığı bir ülkenin vatandaşları olduklarını ön kabul olarak teyit etmelidir.
      -Böyle bir toplumda barış içinde yaşamayı sağlayacak olan medeni, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel hakların yeni anayasa ile hayata geçmesini ve korunmasını teminat altına alınmalıdır.
      -Yeni anayasa 1982 Anayasası gibi İnsan Haklarına ‘saygılı’  olmakla yetinmemelidir. Yeni Anayasa ‘İnsan Hak ve Özgürlüklerine Dayanan’, ‘ Bireyin Hak ve Özgürlüklerini Dokunulamaz ve Kutsal’ gören bir anayasa olmalıdır. Anayasa ve yasaların hiçbir nedenle, temel insan hak ve özgürlüklerini yok edici, ortadan kaldırıcı, askıya alıcı olarak yorumlanamayacağı ilkesi gerek Anayasa’nın gerekçe bölümünde gerekse ilk maddelerde düzenlenecek temel ilkeler kısmında açık, seçik ve hiçbir aksi yoruma neden olmayacak bir şekilde yer almalıdır.

      - Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana iki temel öcüden biri olarak algılanan ve bu öcüye karşı baskıcı bir anlayışla yorumlanan ‘LAİKLİK’ ilkesinin, hiçbir şekilde bireylerin din ve vicdan özgürlüğünü, dinini ve inancını yaşama özgürlüğüne karşı olarak yorumlanamayacağı bilakis Laiklik ilkesinin vatandaşların din ve vicdan özgürlüğünün garantisi olarak yorumlanacağı belirtilmelidir.
      -Sosyal devlet ilkesinin güçlü bir şekilde korunması, yaşlı, çocuk ve kadınların pozitif ayrımcılığa tabi tutulması sağlanmalıdır. Herkesin temel yaşam gereksinimlerinin devlet tarafından sağlanması garanti altına alınmalıdır. Sosyal güvencesiz tek bir vatandaş kalmamalı kimseni yokluktan perişan olmasına göz yumulmamalıdır.
      -Ülke gelirlerini adil dağılımı konusunda gerekli hassasiyet gösterilmeli geri kalmış bölgelerin eşitlik veya makul bir denge sağlanıncaya kadar desteklenmesi öngörülmelidir.

      -Cumhuriyet tarihinin iki temel öcüsünden bir diğeri olan bölünme paranoyasından kurtulmalı ve insanların anadil başta olmak üzere ülkede yaşayan bütün etnik ve dini yapıların öznelliklerini korunması devlet güvencesine bağlanmalı ve korunmalıdır. Kültürel zenginlikler desteklenmeli ayırımcılığa tabi tutulmamalı ve yasaklanmamalıdır. Bölücülük tehdidinin baskı ve hak ihlalleri ile değil, özgür, huzurlu ve refah içerisinde bir toplumda ancak son bulabileceği gerçeği kabul edilmelidir.
      -Askerin siyaset üzerindeki tahakkümü kırılması ve sivil siyasetin temellerinin sağlamlaştırılması için, Genelkurmay Başkanlığı’nın Savunma Bakanlığı’na bağlanması, Genelkurmay Başkanlığının bütçe ve harcamalarının siviller tarafından denetlenmesi sağlanmalıdır. Cumhuriyetin kurucusu, kollayıcısı ve koruyucusunun sadece ve halkın bizatihi kendisi olduğu belirtilmelidir.
      - 1980 darbesinin mahsulü olan YÖK’ün tamamen kaldırılması gerek görülürse üniversiteler arasında eş güdümün sağlanması amacıyla farklı ve demokratik bir özerk kurumun kurulması

      -Yüksek Seçim Kurulu ( YSK), Seçim Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu’nun çoğulcu ve katılımcı demokrasi hukukun üstünlüğü kurallarına uygun olarak yeniden düzenlenmesi gereği belirtilmelidir.
      -Kürsü dokunulmazlığı dışında başta Milletvekilliği olmak üzere kamusal görev gören her türden görevlinin dokunulmazlığı kaldırılmalı.
      -Sivil ve/veya Askeri idarenin hiçbir eylem ve işlemi yargı denetimi dışında tutulmamalıdır.
      -Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını sağlayacak kurum ve kurallar oluşturulmalıdır. HSYK bünyesindeki siyasi temsilcilerin karar alınmasında oy hakları olmamalıdır.
      -Hukukun üstünlüğüne riayet edilen uluslararası hukuk yöntemlerinin herkese ve eşit bir şekilde uygulanmasının sağlanması ve hukuki ayırımcılığın yasaklanarak olağandışı yargı mekanizmalarını ortadan kaldırılması (özel yetkili ağır ceza mahkemeleri, askeri Yargıtay vb.), savunma hakkı ve masumiyet karinesinin hiçbir şekilde ihlal edilmesine olanak tanınmamalıdır.
      -Hukukun üstünlüğünün tanınması ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası kurum ve sözleşmelere uygun idari ve yargısal normlara uyulmasına özel bir hassasiyet gösterilmelidir.
      -Vatandaşlık tanımlanması bir etnik köken üzerinden değil Türkiyelilik veya Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı esası üzerinden gerçekleştirilmelidir.
      -Millet Egemenliğin kullanımının 1982 Anayasasında olduğu gibi yetkili organlar yolu ile kullanılması şeklinde değil, sadece ve sadece yasama, yürütme ve yargı eliyle Millet adına kullanılacağı düzenlenmelidir. 1982 Anayasasındaki düzenleme (Yetkili organ tabiri) nedeniyle Asker,YÖK ilgili ilgisiz pek çok kurum durumdan vazife çıkarıp, Milletin Egemenliğine el atma cesaretini bulmuşlardır.
      -Kadınların ve çoğulcu toplumsal yapının temsil ve katılımını güçlendirecek, kamu yararının doğal ekolojik  dengeyi gözetmeyi kolaylaştıracak şekilde yorumlandığı, doğaya saygılı, adil bir sosyal devlet temel ilkelerden olmalı.
      - Devletin kadınlara, çocuklara karşı, aile içi de dahil olmak üzere, her türlü şiddeti önlemekle yükümlü kılınmalıdır.
      -Devletin işleyişinde Âdem-i Merkeziyet (Yerinden Yönetim) öncüllendiği, Merkezde toplanan kaynakların ve gücün yerele dağıtıldığı bir yapıya dönülmelidir. Bu durum hem halkın hem de iş dünyasının Ankara’da çöreklenen merkezi katı oligarşik yapı nedeniyle iş ve sosyal hayatlarında çektikleri sorunları azaltacaktır. Merkezi İdare’nin Yerel Yönetimlerin yetkilerini aşma ve/veya kötüye kullanmalarına karşı idari ve yargısal denetim için düzenlemeler yapmalıdır.
      -Mülkiyet hakkı ve özel teşebbüs hakkının kamu yararı gibi soyut ve yoruma açık nedenlerle sınırlandırılması keyfiyetinin önüne geçilmeli, daha somut kriterlerle, girişimcilerin önünün açılması gerekmektedir.
      -Toplu sözleşme, sendika, dernek, vakıf ve diğer sivil-mesleki örgütlenmelerin önündeki engellerin kaldırılması, modern demokrasinin belkemiği olan sivil toplum örgütlenmelerinin caydırıcılıkla korkutulması değil, teşvik edilmesi gerekmektedir.
      -Cumhurbaşkanının çok yetkili, az sorumlu durumu değiştirilmeli, ihtiyaca ve oluşturulması düşünülen yeni sistemdeki amaca uygun olarak ya yetkilerinin daraltılması ya da sorumluluklarının arttırılması gerekmektedir. Ancak her halukarda parlamenter sistemden vazgeçilmemelidir.
      SONUÇ:
      Bugün önümüze gelen fırsat 200 yıllık Anayasal Tarihimizin en büyük fırsatıdır. Bu fırsatı iyi değerlendirmemiz gerekmektedir. Çünkü bu fırsat modern demokrasilere uygun, milletimizin ve
      gelecek kuşakların milletler arasında onurlu bir yer edinmesi için ilk ve son şans olabilir. Aksi bir durum milletimizin sivil anayasa ve siyasete olan inancını olumsuz etkileyebilecektir.
      Elbette tüm yazılı metinler gibi Anayasalar da, okuyanın, yorumlayanın ve uygulayanın zihniyetine göre değer kazanır. Bu nedenle, tek başına yazılı metinler ne kadar mükemmel olurlarsa olsunlar yeterli olamazlar. Daha güzel bir ülke ve gelecek için başta yasa koyucular, yorumlayıcılar ve uygulayıcılar olmak üzere tüm halkın demokratik, özgürlükçü, insan hak ve özgürlüklerine inanmış bir zihniyete  kavuşmaları da gerekmektedir.