13 Kasım 2011 Pazar

ANAYASA HAZIRLIK SÜRECİNE KATKI YAZILARI-3

Nasıl Bir Anayasa İstiyoruz? a)Bu Sürece Nasıl Gelindi?
Gazeteci Hasan Cemal bir kitabında, İttihad ve Terakki’nin kudretli ve darbeci 3 paşasından biri olan Cemal Paşa’ya atıfta bulunarak; ‘Cemal Paşa’nın ruhu peşimi hiç bırakmadı.’ Der. Aslında bakıldığında Cemal Paşagillerin darbeci-jacoben karakterterleri bu milletin peşini hiç bırakmadı.
Bu nedenledir ki; Türk Anayasacılık tarihi bir darbe tarihidir. Tarihçi Halil Berjtay’ın deyişiyle, Türkiye kendi askeri tarafından sürekli olarak ‘’olgunlaşmamış bir çocuk muamelesi gördü.’’ Bu nedenle asker, vatanın ve devletin gerçek sahipleri olarak kendilerini gördüler. Onlar kurtarıcı ve kollayıcı idiler. İç Hizmet Kanunu 35. Maddedede zaten kendi kendilerini devleti,koruma ve kollama görevi vermediler mi?
Askerler 88 yıl once kurulan devleti sivillere, seçilmişlere bırakmadı.Çünkü onlara, seçim sandığından çıkanlara güven duymadı. 27 Mayıs,12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat,27 Nisan, asker sivil siyaset alanine her seferinde daralttı.Neredeyse seçilmiş hükümetlere sadece ekonomiyi bıraktı.
Ancak sorun sadece askerden kaynaklanmadı.Halk ve seçim sandığından çıkan sivil siyasetçiler de, demokratik kurallara uygun olarak, Askeriyenin, modern demokrasilerde oladuğu gibi,seçilmiş siyasal güce tabi bir güç haline getirilmesi için hiç bir direniş, talep, girişim ve düzenleme de bulunmadılar.
Bu konudaki ilk ‘zihniyet değişimi’ belirtisi, 27 Nisan e-muhtırasından sonra Hükümetin aldığı demokratik tutum oldu. Bunu Halkın 12 Eylül referandumunda verdiği evet oyları izledi.
Haziran seçimlerinde iktidar ve muhalefetin gündeminde yeni anayasa vardı. Ergenekon davası adı ile bilinen Savcılık soruşturmalarında ortaya çıkarılan Balyoz,Ayışığı,Sarıkız vs darbe planları ile birlikte ülkenin ve sivil siyasetin içinde bulunduğu tehditin ciddiyetini anlayan ve harekete geçen Hükümet seçimlerde aldığı güçlü bir halk desteği ile birlikte Türk Anayasa Tarihi’nin İlk Sivil Anayasası için hazırlıklara başlamıştır.
Yeni Anayasa Sürecinde Usul Tartışmaları
aa) Kurucu Meclis Tartışmaları
Malesef Sivil Anayasa tartışmalarına ilk damgayı kraldan çok kralcı,askerden çok darbe sevdalısı sözümona sivil ve anayasa hukukçusu bir takım zevatın ‘kurucu meclis’ konusu vurdu. Kendilerince, Sivil Anayasa tartışmalarını doğmadan doğmak için,halkın seçtiği bu TBMM’nin anayasa yapamayacağını,Anayasa yapmak için ‘kurucu meclis’ oluşturulması gerektiğini savundular.
Kurucu Meclis: Bir devletin anayasasını yapmak üzere toplanan ulusal meclis demektir. Amerikalıların Constituent assembly dediği şeydir. Kurucu Meclis tabiri Türk Anayasa Literatürüne, 1960 darbesi ile girmiştir.6Ocak 1961 günü toplantılarına başlayan Kurucu Meclis, 27 Mayıs 1960 Hareketinden sonra, 1921 Anayasasının yerine yeni bir Anayasa hazırlamak için 15 Aralık 1960 tarihinden itibaren yürürlüğe giren ve 27 Mayıs 1960 tarihli Geçici Anayasaya ek bir kanun halinde yayınlanan Kurucu Meclis Kanunu ile kurulmuştur. Kurucu Meclis, 27 Mayıs 1960 Hareketi ile iktidarı devralan Millî Birlik Komitesi ile birlikte (daha doğrusu emrinde) çalışmıştır.
İzah edildiği şekilde görülmektedir ki, kurucu meclis, darbecilerin kendi anayasalarını hazırlamak için, emirlerine aldıkları bir takım darbe yandaşı sivillerle al gülüm-ver gülüm şeklinde bir araya geldikleri sözümona demokratik bir oluşumdur.
Oysa ta en başta belirttiğimiz gibi, 21 Haziran Seçimlerinde İktidar ve Muhalefetin irili ufaklı tüm partileri, seçim çalışmalarında seçim sonrası yeni yasama döneminde yeni anayasa hazırlığı yapılacağını ve bu nedenle halkın anayasa konusunda kendi düşüncelerine göre kendilerine oy vermelerini istemişlerdir.
Kısacası 21 Haziran seçim sürecinde başta Halk olmak üzere, tüm siyasal ve Sivil örgütlenmeler yeni meclisin yeni anayasayı yapacak meclis olduğunun bilincinde olmuştur. 367 krizinde olduğu gibi bir takım uyduruk hukuki kavram ve kurumlarla yeni anayasa sürecini sulandırmaya çalışmak anti-demokratik ve aynı zamanda millet iradesine hakaret niteliği taşıyacak bir tutumdur.
bb) Ayrıntılı (Kazuistik) – Çerçeve (Soyut) Anayasa
Ayrıntılı Anayasa(Kazuistik), her türlü yaşanmış veya yaşanacak olayı, hukuki işlemi inceleme iddiasında olan anayasadır. Hâkimlere takdir yetkisi tanınmaz. Hukukta boşluk bırakmama niyetindedir. Yasama organına bırakılabilecek hususlar bile düzenlenir. Bu nedenle yasamaya bir güvensizlik söz konusudur.
Öncelikle ayrıntılı bir anayasaya sahip bir devlet, anayasasını yılların getirdiği değişime uyarlayamaz. Çünkü bireysel ve toplumsal yaşam akıp gittikçe her alanda değişmektedir. Bu değişen şartlar, yeni hukuki durumlar ve hukuki sonuçlar oluşturur. Ayrıntılı bir anayasa kendini yenileyemez, çağa ve yıllara ayak uyduramaz. Ayrıntılı anayasanın bu tür bir dezavantajı vardır. Ayrıntılı anayasalarda esnek bir sistem yoktur. Dolayısıyla bu manada, ayrıntılı anayasalar toplumların gelişmişlik, demokratiklik seviyelerini gösterir. Ayrıntılı Anayasa yapan devletler, halkına güvenmeyen ya da az güvenen halkın yaşamına dair herşeyi zaptu rapt altına almak isteyen otokratik-jacoben devletlerin tercih ettiği bir anayasa tarzıdır. Bu tarz anayasalara örnek Hindistan Anayasası ve 1982 Türkiye Anayasası’dır.
Çerçeve anayasa ise soyut normlar içerdiği için yenilenebilir, esnetilebilir. Gelişen ve değişen şartlar çerçevesinde insan haklarına dayanan, özgürlükçü, demokratik, Hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde yorumlarla zamana ve değişen şartlara uygun yorumlarla güncelliği korunabilir. Çerçeve Anayasa’ya örnek ise ABD Anayasasıdır.1982 Anayasası 30 yılda 17 kez değiştirilmiş olmasına rağmen,1787 yılından kabul edilen ABD anayasası o dönemden bu zamana 27 kez değişikliğe uğramıştır.
Bu nedenlerle Türkiye Cumhuriyeti’nin bu ilk sivil anayasası, halkına güvenen, onu hizaya sokmaya çalışmayan bir zihniyetle, devletin temel esaslarını, kurumlar arasındaki ilişkileri görev ve sorumluklarını düzenleyen, bireye öncelik tanıyan, bireysel hak ve özgürlükleri devlet, toplum ve diğer bireyler karşısında güvenceye alan ve bunlar için temel kuralları içeren kısa, öz, anlaşılabilir bir anayasa olmalıdır.
cc) Tabula Rasa Mı?(Boş Levha)
Tabula Rasa, Locke'un boş levha anlamında kullandığı bir kavramdır. Zihnimiz dünyaya geldiğimizde bir tabula rasadır ve esas olan deneyimdir der.
Yeni Anayasa tartışmalarının başladığı ve TBMM Başkanı Cemil Çiçek başkanlığında toplanan istişare toplantısında akademisyenler arasında Locke’un Tabula Rasa teorisi ön plana çıkmıştı. Bununla Yeni Anayasa'nın değiştirilemez maddelerde de değişiklik yapılması amaçlanmaktadır.
Özellikle Prof.Dr Levent Köker tarafından savunulan bu düşünce ile herşeyi ile tepeden tırnağa yepyeni bir anayasa hedeflenmektedir.
Korkusuz önyargısız her konunun her yönü ile tartışılabilmesi açısından bu düşünceyi önemsiyoruz. Çünkü günümüzün dünyasının, birey ve toplum yapısının geldiği bugün için geleceği düşünerek, geçmişin iyi ve kötü deneyimlerinin ışığında demokratik, özgürlükçü, insan hak ve özgürlüklerini öncülleyen bir anayasa için tüm önyargılardan, kalıplardan sıyrılarak düşünmek gerekmektedir.

dd) Anayasa Hazırlık Sürecine Katılım
J.J.Rousseau’nun meşhur kitabının adı da olan ‘Toplumsal Sözleşme’ tabirinde ifade bulan Anayasa yapım süreci, toplumun her kesiminden sivil temsilcilerin ve hatta bireylerin katılımına açık olmalıdır.
Günümüzde anayasaların hele hele Türkiye için en önemli işlevlerinden birisi de anayasaların halk için entegrasyon aracı olması gerekliliğidir. Yapılacak anayasa ülkedeki tüm farklı gruplar için birleştirici olmalıdır. Anayasanın bu birleştirici rolünde başarılı olması, demokrasi içinde uygulanabilir olması ülkenin geleceği için çok önemlidir.
Katılımcı Anayasa Yapım Sürecinde vatandaşlar kendilerini ilgilendiren konularda taslak önerilerin sunulmasına yardımcı olur.  Bu durum vatandaşlar arasındaki birliği sağlar, temsiliyeti güçlendirir ve devletle yurttaş arasındaki ilişkiyi kuvvetlendirir. Aksi takdirde 3-5 bilim adamının oturup bir anayasa hazırlaması, bu anayasanın sivil bir anayasa olduğu anlamına gelmez.
Yeni anayasanın gerçekten sivil, demokratik niteliklere ve güçlü bir meşruiyete sahip olması için, anayasa hazırlık sürecine örgütlü sivil toplumun aktif katılımı şarttır. Sivil toplum kuruluşlarıyla keyfi ve sonuca ulaşmayan görüş alışverişleri demokratik katılımın gerçekleştiği anlamına gelmez. Demokratik katılım ancak etkin ve şeffaf biçimde çalışacak mekanizmaların oluşturulmasıyla gerçekleşebilir. Dolayısıyla Meclis Anayasa Komisyonu, Meclis adına, anayasa hazırlık sürecine sivil toplum katılımını kurumsallaştırmak görevini de üstlenmelidir.
Bu süreçte yer alacak sivil toplum temsilcilerinin Komisyon toplantılarında eşit söz hakkına sahip olmaları sağlanmalıdır.
İletişim araçlarının bu kadar yaygın ve gelişmiş olduğu günümüzde vatandaşların sürece katılabilmesini sağlamak için çeşitli adımlar düşünülebilir; Öncelikle sürecin kurallarıyla ilgili (anayasa yapım süreci, rolü ve zaman çizelgesi ile ilgili) bir belge yayınlar. Bu süreçte uzman yardımcı gruplar oluşturula bilinir. Bu gruplar gerek internet, facebook, twitter vs gibi sosyal
medya aracılığıyla gerekse vatandaşları birebir ziyaret ederek önemli değişiklik yapılacak konularla ilgili bilgilendirme toplantıları yapabilirler, anketler doldurulmasını sağlar, tartışma toplantıları düzenler ve daha sonra görüşleri ifade eden raporlar oluşturur.
Bunun dışında; Hazırlanan taslak yasayı ülkede konuşulan her dilde yayınlatılır, araştırmalar düzenlenir, Vatandaş toplantıları gerçekleştirilir,  Medyada yayınlatılır, ilanlar hazırlatılır, sokak gösterileri ve sanatsal faaliyetlerle duyuru ve katılım maksimum düzeye çıkarıla bilinir. Ayrıca toplumu oluşturan her toplum kesiminin ve çıkar gruplarının kendileri ile ilgili bölümlerde daha fazla katılımının sağlanması çalışılmalıdır. Örneğin işçi-işveren ilişkilerine ilişkin düzenlemelerde işçi-işveren sendikaları, eğitim ile ilgili düzenlemelerde eğitimci ve öğrenci temsilcilerinin katılımı gibi.
 Katılımın arttırılması için süreç aceleye getirilmemelidir. Zarf ve Mazruf, Usul ve Esas birbirine tabidir. Çünkü ne kadar çok kişi ve/veya grup kendini bu süreçte kendini bu sürecin içerisinde hissederse, yeni anayasa o kadar çok toplumsal kabul görecek, zemini sağlam olacak ve toplumsal huzur ve barışa hizmet edecektir.
Prof.Dr Levent Köker’in belirttiği üzere, yeni anayasa bir  ‘uzlaşma’ değil, sözleşme ürünü olmalıdır. "Toplumsal uzlaşma", belli bir zaman ve mekânda var olan somut toplumsal aktörlerin çıkar ve talepleri arasında ve tümüyle bu çıkar ve talepleri azami ölçüde gerçekleştirme hedefine yönelen stratejik ve dolayısıyla "araçsal" nitelikte bir "ödünleşme" (compromise) anlamına gelmektedir. Buna karşılık anayasanın bir toplum sözleşmesi niteliğinde anlaşılması, tüm zaman ve mekân boyutlarını aşan, bu anlamda evrensellik iddiası taşıyan ve dolayısıyla insanların bir toplumsal-siyasi beraberlik tarzını oluştururken kendi somut konumları, çıkarları ve talepleri doğrultusunda stratejik-araçsal arayışlara girmemelerini gerektiren bir kavramdır.
Katılım sürecine ilişkin düşüncelerimizin yeni anayasa hazırlanma sürecini bir pazarlık ve ödünleşme anlamındaki yalancı bir ‘uzlaşıya’ kurban etmeye bir gerekçe oluşturmaması gerekmektedir.
YENİ ANAYASA’NIN İÇERİĞİNE DAİR DÜŞÜNCELERİMİZ
Anayasalar elbette ki, sihirli değnekler değildir. Yeni Anayasa hemen tüm dertlerimize deva olmayacaktır. Bu kısa hatırlatmadan sonra bize göre yeni anayasada düzenlenmesi gereken hususlara değineceğiz.
-Yeni Anayasa’da insan hak ve özgürlüklerini temel alan Demokratik, Laik, Sosyal, Hukuk devleti temel ilkesi dışında değiştirilemeyecek hiçbir madde bulunmamalıdır.
-Yönetim şeklinin cumhuriyet olduğu ve demokratik yönetimin esas alındığı, bayrağın ülke bütünlüğünü temsil ettiği ve başkentin Ankara olduğu belirtilmeli

-Vatandaşlık tanımlanması bir etnik köken üzerinden değil , Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı esası üzerinden gerçekleştirilmesi

-Süreç sonunda ortaya çıkacak yeni anayasa, kimsenin etnik kimliği, dili, cinsiyeti, cinsel yönelimi, inancı, siyasi görüşü, yaş, engellilik ya da medeni hali nedeniyle ayrımcılık görmeyeceği, tüm canlıların yaşam hakkına ve dünyaya saygılı, barış içinde demokratik bir yaşamı güvenceye almalıdır.
-Herkesin, farklı kimlikleri, inançları/inançsızlıkları, fikirleri ve yaşam tercihiyle, eşit olarak katılabileceği bir toplumda yaşamak arzusunu dokunulmaz ve vazgeçilemez bir hak olarak görmelidir.
-İnsanların, devletten ve devlet dışı kesimlerden gelecek baskılara maruz kalmadan ve başkalarının hoşgörüsüne muhtaç olmadan, özgürce yaşadığı bir ülkenin vatandaşları olduklarını ön kabul olarak teyit etmelidir.
-Böyle bir toplumda barış içinde yaşamayı sağlayacak olan medeni, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel hakların yeni anayasa ile hayata geçmesini ve korunmasını teminat altına alınmalıdır.
-Yeni anayasa 1982 Anayasası gibi İnsan Haklarına ‘saygılı’  olmakla yetinmemelidir. Yeni Anayasa ‘İnsan Hak ve Özgürlüklerine Dayanan’, ‘ Bireyin Hak ve Özgürlüklerini Dokunulamaz ve Kutsal’ gören bir anayasa olmalıdır. Anayasa ve yasaların hiçbir nedenle, temel insan hak ve özgürlüklerini yok edici, ortadan kaldırıcı, askıya alıcı olarak yorumlanamayacağı ilkesi gerek Anayasa’nın gerekçe bölümünde gerekse ilk maddelerde düzenlenecek temel ilkeler kısmında açık, seçik ve hiçbir aksi yoruma neden olmayacak bir şekilde yer almalıdır.

- Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana iki temel öcüden biri olarak algılanan ve bu öcüye karşı baskıcı bir anlayışla yorumlanan ‘LAİKLİK’ ilkesinin, hiçbir şekilde bireylerin din ve vicdan özgürlüğünü, dinini ve inancını yaşama özgürlüğüne karşı olarak yorumlanamayacağı bilakis Laiklik ilkesinin vatandaşların din ve vicdan özgürlüğünün garantisi olarak yorumlanacağı belirtilmelidir.
-Sosyal devlet ilkesinin güçlü bir şekilde korunması, yaşlı, çocuk ve kadınların pozitif ayrımcılığa tabi tutulması sağlanmalıdır. Herkesin temel yaşam gereksinimlerinin devlet tarafından sağlanması garanti altına alınmalıdır. Sosyal güvencesiz tek bir vatandaş kalmamalı kimseni yokluktan perişan olmasına göz yumulmamalıdır.
-Ülke gelirlerini adil dağılımı konusunda gerekli hassasiyet gösterilmeli geri kalmış bölgelerin eşitlik veya makul bir denge sağlanıncaya kadar desteklenmesi öngörülmelidir.

-Cumhuriyet tarihinin iki temel öcüsünden bir diğeri olan bölünme paranoyasından kurtulmalı ve insanların anadil başta olmak üzere ülkede yaşayan bütün etnik ve dini yapıların öznelliklerini korunması devlet güvencesine bağlanmalı ve korunmalıdır. Kültürel zenginlikler desteklenmeli ayırımcılığa tabi tutulmamalı ve yasaklanmamalıdır. Bölücülük tehdidinin baskı ve hak ihlalleri ile değil, özgür, huzurlu ve refah içerisinde bir toplumda ancak son bulabileceği gerçeği kabul edilmelidir.
-Askerin siyaset üzerindeki tahakkümü kırılması ve sivil siyasetin temellerinin sağlamlaştırılması için, Genelkurmay Başkanlığı’nın Savunma Bakanlığı’na bağlanması, Genelkurmay Başkanlığının bütçe ve harcamalarının siviller tarafından denetlenmesi sağlanmalıdır. Cumhuriyetin kurucusu, kollayıcısı ve koruyucusunun sadece ve halkın bizatihi kendisi olduğu belirtilmelidir.
- 1980 darbesinin mahsulü olan YÖK’ün tamamen kaldırılması gerek görülürse üniversiteler arasında eş güdümün sağlanması amacıyla farklı ve demokratik bir özerk kurumun kurulması

-Yüksek Seçim Kurulu ( YSK), Seçim Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu’nun çoğulcu ve katılımcı demokrasi hukukun üstünlüğü kurallarına uygun olarak yeniden düzenlenmesi gereği belirtilmelidir.
-Kürsü dokunulmazlığı dışında başta Milletvekilliği olmak üzere kamusal görev gören her türden görevlinin dokunulmazlığı kaldırılmalı.
-Sivil ve/veya Askeri idarenin hiçbir eylem ve işlemi yargı denetimi dışında tutulmamalıdır.
-Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını sağlayacak kurum ve kurallar oluşturulmalıdır. HSYK bünyesindeki siyasi temsilcilerin karar alınmasında oy hakları olmamalıdır.
-Hukukun üstünlüğüne riayet edilen uluslararası hukuk yöntemlerinin herkese ve eşit bir şekilde uygulanmasının sağlanması ve hukuki ayırımcılığın yasaklanarak olağandışı yargı mekanizmalarını ortadan kaldırılması (özel yetkili ağır ceza mahkemeleri, askeri Yargıtay vb.), savunma hakkı ve masumiyet karinesinin hiçbir şekilde ihlal edilmesine olanak tanınmamalıdır.
-Hukukun üstünlüğünün tanınması ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası kurum ve sözleşmelere uygun idari ve yargısal normlara uyulmasına özel bir hassasiyet gösterilmelidir.
-Vatandaşlık tanımlanması bir etnik köken üzerinden değil Türkiyelilik veya Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı esası üzerinden gerçekleştirilmelidir.
-Millet Egemenliğin kullanımının 1982 Anayasasında olduğu gibi yetkili organlar yolu ile kullanılması şeklinde değil, sadece ve sadece yasama, yürütme ve yargı eliyle Millet adına kullanılacağı düzenlenmelidir. 1982 Anayasasındaki düzenleme (Yetkili organ tabiri) nedeniyle Asker,YÖK ilgili ilgisiz pek çok kurum durumdan vazife çıkarıp, Milletin Egemenliğine el atma cesaretini bulmuşlardır.
-Kadınların ve çoğulcu toplumsal yapının temsil ve katılımını güçlendirecek, kamu yararının doğal ekolojik  dengeyi gözetmeyi kolaylaştıracak şekilde yorumlandığı, doğaya saygılı, adil bir sosyal devlet temel ilkelerden olmalı.
- Devletin kadınlara, çocuklara karşı, aile içi de dahil olmak üzere, her türlü şiddeti önlemekle yükümlü kılınmalıdır.
-Devletin işleyişinde Âdem-i Merkeziyet (Yerinden Yönetim) öncüllendiği, Merkezde toplanan kaynakların ve gücün yerele dağıtıldığı bir yapıya dönülmelidir. Bu durum hem halkın hem de iş dünyasının Ankara’da çöreklenen merkezi katı oligarşik yapı nedeniyle iş ve sosyal hayatlarında çektikleri sorunları azaltacaktır. Merkezi İdare’nin Yerel Yönetimlerin yetkilerini aşma ve/veya kötüye kullanmalarına karşı idari ve yargısal denetim için düzenlemeler yapmalıdır.
-Mülkiyet hakkı ve özel teşebbüs hakkının kamu yararı gibi soyut ve yoruma açık nedenlerle sınırlandırılması keyfiyetinin önüne geçilmeli, daha somut kriterlerle, girişimcilerin önünün açılması gerekmektedir.
-Toplu sözleşme, sendika, dernek, vakıf ve diğer sivil-mesleki örgütlenmelerin önündeki engellerin kaldırılması, modern demokrasinin belkemiği olan sivil toplum örgütlenmelerinin caydırıcılıkla korkutulması değil, teşvik edilmesi gerekmektedir.
-Cumhurbaşkanının çok yetkili, az sorumlu durumu değiştirilmeli, ihtiyaca ve oluşturulması düşünülen yeni sistemdeki amaca uygun olarak ya yetkilerinin daraltılması ya da sorumluluklarının arttırılması gerekmektedir. Ancak her halukarda parlamenter sistemden vazgeçilmemelidir.
SONUÇ:
Bugün önümüze gelen fırsat 200 yıllık Anayasal Tarihimizin en büyük fırsatıdır. Bu fırsatı iyi değerlendirmemiz gerekmektedir. Çünkü bu fırsat modern demokrasilere uygun, milletimizin ve
gelecek kuşakların milletler arasında onurlu bir yer edinmesi için ilk ve son şans olabilir. Aksi bir durum milletimizin sivil anayasa ve siyasete olan inancını olumsuz etkileyebilecektir.
Elbette tüm yazılı metinler gibi Anayasalar da, okuyanın, yorumlayanın ve uygulayanın zihniyetine göre değer kazanır. Bu nedenle, tek başına yazılı metinler ne kadar mükemmel olurlarsa olsunlar yeterli olamazlar. Daha güzel bir ülke ve gelecek için başta yasa koyucular, yorumlayıcılar ve uygulayıcılar olmak üzere tüm halkın demokratik, özgürlükçü, insan hak ve özgürlüklerine inanmış bir zihniyete  kavuşmaları da gerekmektedir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder