1 Aralık 2011 Perşembe

TEORİDE VE PRATİKTE İNSAN HAKLARI

TEORİDE VE PRATİKTE İNSAN HAKLARI
Av. İ. Şadi Çarsancaklı
Modern çağ insanlığının “etik” ve “erdem” arayışının ifadesi olan insan Hakları sorunu, gerek teorik açıdan gerekse pratikte vuzuha kavuşturulması gereken problemlerle karşı karşıyadır. Esasen içinde bulunduğumuz düşünce ve inanç ilişkisi açısından bizatihi insan hakları kavramının kendisi dahi gerekli ve yeterli ilgiye mazhar olamamıştır. Bu durum için mazeret olarak “insan hakları” kavramının menşeindeki “batılılık” gösterilse de, asgari düzeyde de olsa insan hakları mücadelesini gerektirecek olumsuz bir teorik alt yapıya sahip olmayan bir medeniyetin çocukları olmamızın payı büyüktür. İnsan hakları kültürü üretmeyi anlamsız kılacak evsaftaki bu inanç ikliminin insan hassasiyetinin, özgürlüğü ve sorumluluklarına dair tayin etmiş olduğu çerçeve, İslam düşüncesinin ve İslam ümmetinin bu konudaki yavaşlığının –galiba- en önemli nedenidir. Çünkü bu çerçeve Müslüman dünyada insan haklarının asgari çerçevesini 1400 yıl boyunca garantisi olduğu gibi, çağdaş zulüm ve tecavüzlerin göğüslenebileceği ilahi ve etik temelli bir insan hakları perspektifinin referansı kılınma vasfına da sahiptir. Bu anlamda günümüzde var olan ilahi inanç ikliminden uzaklaşmanın sonucunda çoğalan zulüm, haksızlık ve tecavüzlerin ortadan kaldırılmasına dönük ilahi ışıktan beslenen bir insan hakları teorisi ve kültürü geliştirme sorumluluğu ile karşı karşıyayız. Bu sorumluluk, insanoğlunun hikmet ve etik arayışını karşılık gelecek derinlikli bir ’anlam’ tasavvuruna dayanmakta ve insan hakları sorununun insanoğlunun temel var oluş sorunuyla birlikte kavramayı gerekmektedir.
"Günümüzde var olan ilahi inanç ikliminden uzaklaşmanın sonucunda çoğalan zulüm, haksızlık ve tecavüzlerin ortadan kaldırılmasına dönük ilahi ışıktan beslenen bir insan hakları teorisi ve kültürü geliştirme sorumluluğu ile karşı karşıyayız."
18. yy’dan günümüze kadar özellikle sosyo-ekonomik gelişmelere paralel olarak gelişen batılı burjuva insan hakları
kültürü, amerikan ve Fransız devrimlerinin ya da İngiliz ve alman düşüncesinin geliştirdiği metinler özgülünde olumlu ancak yüzeysel ve dar kapsamlıdır. Olumludur, çünkü insanoğlunun haksızlık ve zulümlere direnen erdemli yanını fiili mücadeleler ve bedeller ödeyerek diri tutmasının ve teorize etmesinin göstergesi olmuştur. Ancak yüzeysel ve dardır çünkü sosyo-ekonomik altyapısı gereği bencil menfaat güdüsünün abartılmasını ve yine Avrupa merkezli dünya ve insan görüşünün ayrımcı ve ırkçı insan tasavvurunu çok fazla yansıtmaktadır. Herşeye rağmen köleci, sömürgeci, engizisyoncu bir geleneğin içerisinden yeşeren ve insana haysiyet ve haklarını hatırlatan bu metinlerin insan hakları sorununu evrenselleştirmede ve güncelleştirmedeki faydaları inkar edilemez.
Bugün için yapılması gereken hiçbir insanın, itiraz edemeyeceği evrensel insan hak ve özgürlükleri katalogunu tekrarlamak değil bu hak ve özgürlükleriyle insanın ontolojik varlığına uzanabilecek derinlikte etik bir temel geliştirilebilmektedir. Hali hazırdaki insan hakları tasavvuru ve mücadelesi, Müslüman zihin ve vicdanın bu doğrultudaki katkılarıyla gerçekten evrensel ve ahlaki bir muhtevaya kavuşturulabilecektir. İşte bu bilinç ve arzu ile insan hakları sorunu üzerinde önemle durmak gerekmektedir.
-“İNSAN” VE “HAKLAR” “İnsan hakları” konusunda ilk elde kavranması gereken üç temel kavram vardır:
Hak, Özgürlük ve adalet.
Ancak bunlardan önce ve bu kavramların içeriğinin de referansı olarak “insan” tasavvurunun vuzuhu gereklidir.
İnsan; Allah (C.C)’ın yarattığı, donattığı, özgür ve sorumlu kıldığı üstün bir varlıktır. (eşrefi mahlukat)
Eşrefi Mahlukat olan insanla yüce yaratıcı arasında bir “ahd” yapılmış ve insana halifelik ödevi verilerek (bakara 30,
Araf 172-173) bir “emanet” teslim edilmiştir (Ahzap 72). Bu emanet, sorumluluğa dayanan bir özgürlük, hilafet ödevi ise bu, “emanetle” yerine getirilecek “adalet”i tesistir. Bu anlamda Ben-i Adem, yeryüzünde başıboş bırakılmamış ve Allah’a, kendisine, insanlara, diğer canlılara, tabiata ve gelecek kuşaklara karşı sorumlu tutulmuştur.
Yeryüzünde adaleti tesis ve insanın hilafet sorumluluğundan uzaklaştırıcı engelleri (fitneyi) bertaraf etmeye dayanan bir esprisi çerçevesinde hak, özgürlük ve adalet kavramların açılması gerekmektedir. Hak, Allah’ın insana bahşetmiş olduğu insanın hilafet ödevi için gerekli donanımlardır. Doğuştan gelen engellenemez, devredilemez, değiştirilemez olan 5 temel hak vardır. İslam fıkıh geleneğinde sıkça ifade edilen bu haklar, Can, mal, akıl, nesil ve din emniyetidir. Modern insan hakları metinlerinde temel haklar katalogu olarak zikredilen, yaşam, mülkiyet, inanç ve düşünce, basın, yönetime katılma, çalışma, barınma, seyahat, örgütlenme, direnme ve zulme karşı çıkma, haysiyet, şeref ve namusu koruma, evlenme, boşanma, adil yargılama, iltica etme gibi hak ve hürriyetlerin esası olarak da yorumlanabilecek olun bu “temel emniyetlerin” sağlanması ve korunması, insan hakları mücadelesinin vasatını oluşturur.
Özgürlük, Allah’ın insana emaneti olan “irade”nin seçme ve özerkleşme yeteneğidir. Ancak bu irade, aynı zamanda insanın ödev ve yükümlülüklerini de içerir. İnsan, yaratıcısına ve yarattıklarına, kendisine ve başkasına karşı sorumludur. İnsanın özgürlüğü, sorumluluk bağlamında, çift yönlü bir mahiyete sahiptir. Sorumluluklarından bağımsızlaştığı ölçüde özgürlük, negatif bir fonksiyon olarak insanın “zalim”leşmesine, kendisine ve başkasına zarar vermesine, başıboş ve lakayt bir varlık durumuna düşmesine neden olur. Sorumluluğa dayalı pozitif özgürlük ise insanı yücelten ve varoluş esprisiyle yaşamını anlamlandıran “üstün varlık” derecesine yükseltir. Bu anlamda insan haklarının en önemli ayaklarından biri olan pozitif özgürlük, insanın seçme ve özerkleşme yeteneğini Allah’a kendisine, başkasına, tabiata ve gelecek kuşaklara karşı Hak ve Adaletin tesisi için kullanılması demektir. Sorumluluğa dayanan özgürlük, aynı zamanda insan haklarının Ahlaki temelidir.
Adalet ise, bir yönüyle muvazeneyi, bir yönüyle de eşitliği içerir. Muvazene, her insanın doğal hakları, yeteneği ve çabasının karşılığını alabilmesi, iktisadi, sosyal ve siyasi “denge”nin “hak ediş” çerçevesinde kurulmasını ifade eder.
Eşitlik ise, insanların ortak değer ve normlar karşısında aynı hak ve yükümlülüklere sahip olmasıdır. Adalet ilkesi gerek hukukun egemenliğinin tesisi. Gerekse sosyal adaletin ilkelerinin teminini içerir ve zulmün, insan yaşamının bütün boyutlarından temizlenmesini hedefler. Allah adildir ve zalimleri sevmez.
Hukukun üstünlüğü; suç ve cezanın kanuniliği, suçun şahsiliği, Berat-ı Zimmet, kanun önünde eşitlik, suç ve cezanın eşdeğerliği, yargılama sürecinde yasallık, işkence ve kötü muamelenin önlenmesi, savunma hakkı, mahkumiyet koşullarının insaniliği gibi evrensel doğal hukukun kabul ettiği ilkelerle şekillenmiştir. Sosyal adalet ise emek ve yeteneğin hakkının verileceği ve sömürücü gaasib, haksız kazancın engelleneceği bir sosyal düzen anlayışını ifade eder. İnsanların çalışma, hak arama, sendikalaşma, iş güvenliği, adil gelir bölüşümünün temini gibi iktisadi güvencelerinin oluşmasını temin eder.
Hak, özgürlük ve adalet kavramları üzerinde geliştirilebilecek bir insan hakları perspektifinin, hukuki ve ahlaki güvenceleri olmalıdır. Hukuki güvenceler, Anayasa ve Kanunların bu temel hak ve özgürlükleri koruyucu bir muhtevaya kavuşturulmasını sağlayacaktır. Ahlaki güvence ise bütün insanlığa insan hakları bilinci ve sorumluluğunu kazandırmakla mümkündür. İnsan hakları mücadelesinin belki de en önemli güvencesi insanların temel ve ortak değerleri sahiplenmesi, koruması ve uğrunda mücadele etmesini sağlamak olacaktır. Bu anlamda bütün insanların, her tür görüş ve inançtan, etnik ve siyasi kimlikten, sosyal statü ve cinsiyetten önce “insan” olma bilinci ve sorumluluğunu öne çıkarmak ve inançlarımızın da kazandırdığı bu ruhla insan haklarının ahlaki ilkelerini geliştirmek mümkündür.
Bu bağlamda ilahi-doğal hukuk ve halife-insan tasavvuruna dayalı bir insan hakları perspektifinin temel ahlaki umdelerini beş maddede özetleyebiliriz:
    1. Kendin için istediğini başkası için de iste; iyi, doğru ve güzel olanı bencilce sahiplenmek başkasından esirgemek bir hak ihlalidir.
    2. Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma; kendine layık görmediğin ya da kendine yapılınca rahatsız olacağın hiçbir
    3. şeyi başkasına yapma.
    4. Başkasına yapılan kötülüğü kendine yapılmış say; bizatihi “kötülüğün” varlığından rahatsızlık duyarak, başkasına dahi olsa yapılmasına müsaade etme.
    5. Genel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir ilkeyle hareket et; söz, tavır, davranış, arzu ve taleplerinin, bütün insanların mutluluğu ve haklarını temin edebilecek muhtevada olmasına dikkat et.
    6. Zalime kimlik sorma; zalimin ve mazlumun dini, inancı, siyasi görüşü, etnik kimliğine bakma, doğrudan zulmü hedef
    7. al, kim olursa olsun Mazlumdan yana kim olursa olsun zalime karşı ol.
    "Zalime kimlik sorma; zalimin ve mazlumun dini, inancı, siyasi görüşü, etnik kimliğine bakma, doğrudan zulmü hedef al!"
    İnsan haklarının asgari ahlaki temelleri olarak bu beş ilkenin hak, özgürlük ve adaletin temini mücadelesinde hassasiyetle korunması gerekir. Zira salt insan haklarından yana olmak ya da savunmak yeterli değildir, onu hangi ahlaki standartlar içerisinde ve nasıl savunduğumuz da önemlidir. Bu anlamda insan hakları görüşünün mahiyeti kadar, insan hakları savunuculuğunun ahlaki çerçevesi de önemlidir.
    İNSAN HAKLARI SORUNLARI
    İnsan hakları konusunda tartışılması ve netleştirilmesi gereken üç önemli problem bulunmaktadır.
      1. İnsan hakları ihlalleri genellikle ve ağırlıklı olarak mevcut siyasal otoritelerden gelmektedir. İnsana yabancı ve insanın üstünde kurumlar olarak siyasi otoritelerden gelmektedir. İnsana yabancı ve insanın üstünde kurumlar olarak siyasi otoriteler, çoğu zaman kendi yasal çerçevelerine rağmen işkence, kötü muamele, hukuk dışı yasak ve müeyyideler, inanç ve düşünce özgürlüğüne
      2. müdahale, örgütlenme ve direnme hakkını ilga kültürel asimilasyon gibi insan haysiyet ve özgürlüklerine yönelik bir çok tecavüzde bulunabilmektedirler. Hukukun üstünlüğü ve egemenliği ilkesine rağmen devletlerin organik ve yasal yapılanması bir çok durumda insan hak ve özgürlüklerinin çiğnenmesini sağlamaktadır. Bu nedenle evrensel ve yerel ölçeklerde insan hakları mücadelesi siyasi otoritelere karşı ve onlarla sınırlı bir muhteva kazanmıştır. Ancak toplumsal yaşam içerisinde insanların birbirleriyle ilişkilerinde ve özellikle örgütlü toplumsal akımların kendi düşünceleri doğrultusunda verdikleri siyasi mücadele sürecinde birçok insan hakkı ihlali gerçekleşmektedir. Mevcut siyasal otoritelerin haksızlıklarına tepki olarak tezahür eden bu tip akımların bu “haklılık” konumuna yaslanarak her tür eylem ve tutumu meşru addetme alışkanlığı olduğu bilinmektedir. Bu nedenle, insan hakları savunusunun öncelikli ve ağırlıklı muhatabı olarak siyasi otoriteler olduğu gerçeği yanında, şu veya bu nedenle “devlet” dışı kişi, kurum ve örgütlerin gayri insani eylem ve cürümlerin de insan hakları mücadelesinin hedefi olması gerekmektedir. Zulüm kimden gelirse gelsin zulümdür ve Adalet herkes için herkese karşı savunulmalıdır. Bu anlamda insan hakları mücadelesi yalnızca Hukuk ve Adaletin siyasal otoritelere dayatılmasını değil, aynı zamanda toplumun bütün kesimlerine dayatılmasını içerecek muhtevada olmalıdır.
      3. İnsan hakları sorununda sıkça karşılaşılan bir diğer problem, çifte standarttır. İnsan hakları mücadelesini ahlaki ilkeler temelinde ele almamanın sonucu olarak çoğu zaman ben ve öteki ayrımı yapılmakta ve
      4. “ben” haksız durumda dahi tercih edilebilmektedir. Oysa “insan”ın her tür tercih ve kimliğinin ötesinde bir zemin olarak insan kimliğinin ilahi menşeli ve değiştirilemez haklarının kabullenilmesi gerekmektedir. Bu anlamda ahlaki ilkeler çerçevesinde “ötekinin, başkasının” inanç seçme, inancını yaşama, düşüncesini ifade etme, örgütlenme ve siyasete katılma hakkının savunulması gerekmektedir. İnsanların inanç ve düşünce farklılığından kaynaklanan, çelişkilerin insan hakları ihlalini gerektirecek biçimde çatışmaya dönüşmemesi ve özgür, karşılıklı saygı temelinde tebliğ ve teklife dönük olarak tartışılmasının sağlanması gerekmektedir. Böyle bir perspektifin doğal sonucu “öteki”nin var olma hakkını kabullenme ve mazlum ve mağdur olduğu durumlardaki özgün şartlara bakmadan ondan yana olabilmeyi gerektirir.
      5. İnsan hakları mücadelesinde bir diğer problem, özgürlüklerin sınırıdır. Allah’ın bahşetmiş olduğu temel özgürlük alanında sını
      6. r, bu özgürlüklerin herkesi içermesi ve sürekliliğinin sağlanması engelleyici her tür tutum ve müdahaledir. Özellikle sorumluluğu yüklenmeden özgürlüğü kullanmaya kalkışmanın sonucu, başkasının özgürlüğünü ihlal olmaktadır. Aynı şekilde “cebir ve şiddet” yoluyla insanlara dayatmalarda bulunmak da özgürlüğün ihlalini gerektirmektedir. Bu anlamda insanların gerek düşüncelerini ifade, gerekse yaşam tarzı bağlamında ötekinin hakkını gözetici bir ahlaki standarda riayet etmesini sağlamak gerekmektedir. Yine şiddet konusunda, savunma ve korunma özelliği taşımayan, bizatihi zulmü defetme amacı içermeyen her tür şiddetin karşısında olunmalıdır. Savunma ve zulme direnme amacıyla uygulanan şiddet bu amacın dışına çıkarak kullanılması durumunda zulüm olacağından, hiçbir şekilde savunulamaz. Aslolan barıştır ve barışı korumaya, zulmü bertaraf etmeye dönük şiddet dışında hiçbir şiddet yöntemi ve uygulaması tasvip edilemez.
      "İnsan hakları mücadelesi, Ahlak ve Adalet mücadelesinin parçası olarak anlaşılmalıdır. Ve insan hakları anlayışı ilahi bağlantıları içerisinde insanoğlunun var oluş gayesine paralel bir çerçevede geliştirilmelidir."
      Son olarak; insan hakları mücadelesi, Ahlak ve Adalet mücadelesinin parçası olarak anlaşılmalıdır. Ve insan hakları anlayışı ilahi bağlantıları içerisinde insanoğlunun var oluş gayesine paralel bir çerçevede geliştirilmelidir. Batılı ya da doğulu olsun, evrensel ya da yerel her tür insan hakları ve özgürlüğü metninin içerdiği doğrular ilahi doğrulardır. Bu anlamda esas olan bu evrensel değerlere sahip çıkmak ve fakat bu değerleri aslıyla buluşturarak etik bir temele kavuşturmaktadır.
      İslam ümmeti ve bu ümmetin vicdanı olan insan hakları kurumları olarak bizler, bir yanıyla Allah’ın emanetini halifelik misyonumuz çerçevesinde yerine getirmeye gayret ederken, diğer yandan etik ve erdem arayışı içerisindeki insanlığa fıtratının yaratıcısı ile yapmış olduğu “ahd”i hatırlatıcı bir perspektif geliştirmek durumundayız.
      Bu, yalnızca insan hakları ihlallerine karşı mücadele etmemizi değil, aynı zamanda Hak, Özgürlük ve adaletin tesis edileceği bir dünya kurma arzusu ve çabasını da ifade etmektedir.

      Hiç yorum yok:

      Yorum Gönder