14 Eylül 2013 Cumartesi

İNSAN SIRRI ARAR, SIR İSE ASLINDA KENDİSİNDEDİR



‘’Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez"
                                                                                                    Sokrat
‘’Gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.” (Simurg)
"İnsanlar dağların doruklarını,    denizin dalgalarını, geniş nehirleri ve koca okyanusu seyretmek için yolculuk yaparlar, ama en yüce mucize olan kendilerini görmeksizin geçer giderler."  Aziz Augustin
''İlacın kendindedir farketmiyorsun, İlletin kendindendir görmüyorsun, Zannedersin ki sen küçük bir parçasın, Halbuki sen büyük bir âlem saklarsın”  Hz. Ali


Sokrat 70 yıllık yaşamının tamamını Atina'da geçirmiştir. Sokrates MÖ. 470 civarında doğdu ve 399'da öldü. Aktif filozof olarak hayatı insan merkezci dönem dediğimiz döneme (450-400) denk düşer. Yani sofistlerle aynı dönemde yaşadı. Sokrates ilk Atinalı filozoftu ve ömrünün sonuna dek orada yaşadı. Aristokrat değildi; babası duvarcı, annesi ebeydi. Bir karısı (Cantippe) ve üç çocuğu vardı. Sokrates'i bir insanoğlu olarak ayrıcalıklı kılan şey, O'nun ahlakı kuvveti, adil ve ka­naatkar hayatı, hazırcevaplığı, sözünü sakınmaması ve hoş mizacıdır.
Sokrat’ın düşüncelerini, aynı zamanda öğrencisinin öğrencisi olan Aristo’nun materyalist düşünceleri ile karşılaştırıldığımızda Sokrat’ın düşüncelerinin İlahi bir kaynaktan beslendiği izlenimi doğmaktadır.
Sokrates, insan, toplum, ahlak, devlet, ölüm ve ölüm sonrası hayata ilişkin günümüze ulaşan pek çok düşüncesi ile günümüze değin her dönemde felsefi akımları ve insanlığı derinden etkilemiştir. Sokrat, kendisini izleyen düşünürler üzerinde özellikle de ethik (ahlak felsefesi) yönünden oldukça etkili olmuştur.
Sokrat,Kant’a göre “aklın ideali”,Hegel’e göre “Bir İnsanlık Kahramanı; felsefesini yazmayan,ama yaşayan bir gerçek filozof”,Nietzche’ye göre ise “Ölüm bunaltısı nedir bilmeyen,yaşayan biri değil,bir salt akıl olarak ölen ve hayat güdüsünden tümüyle kopmuş bir canavar”dır
Araştırmacıların bulgularına göre Sokrates’in düşüncesinin temelinde kâinatın düzenli bir bütün olduğu ve bir yaratıcı tarafından idare edildiği, bundan dolayı da mükemmel bir düzenin olduğu görüşü yatıyordu. İnsan ise varlığın odak noktasında bulunuyordu. Bu sebeple insanın kendisini tanıması varlığı doğru olarak algılaması ve anlamlandırması için şarttı. Bunu kavramak için de özel bir gayret gerekiyordu. Günlük geçim kaygısı, mal sevdası ve politik kaygılar ve çabalar içinde bulunan insanların bunları düşünmeye zamanı yoktu ve bunun için sorgulama yöntemi ile uyarılmaları gerekiyordu. Sokrates’in yaptığı da bundan başka bir şey değildi.
Düşüncesini oluşturan temel ilkeleri de okulunun kapısına asmıştı. Orada “Yaratıcı birdir. Başlangıcı yoktur, sonu da olmayacaktır. Her şeyin yaratıcısı O’dur ve hiçbir şeye benzemez” yazıyordu.
Sokrat zamanında felsefe hep göklerle ilgilenirdi. Sokrat ise felsefenin dikkatini insana çevirdi ve insan hayatının sorunlarına, çevirdi. İşte bundan dolayı Sokrates’ten felsefeyi gökten yere indiren filozof diye bahsederler.
 Ancak döneminin iktidara sahip güçlüleri, Sokrat'ın, insan olmanın en temel özelliklerinden biri olan sorgulamayı harekete geçirmesinden korktular. Kendini sorgulamaya başlayan, ne olduklarını ve kavramlarını sağlam bir temele dayandıranlara hükmetmenin yönlendirmenin ve yığın insanı yapmanın mümkün olmadığını anladıklarında Sokrat için zehirlenerek ölüm cezası vermişlerdi. Ancak Sokrat için asıl olan yaşamak değil, erdemli bir yaşam ve onurlu bir ölümdü.
Sokrates'e göre erdem, bir biçimde bilgiyle eştir. Fakat onun bilgi anlayışı biraz karmaşıktır. O,dış dünyanın fiziksel bilgisi dışında, kendimiz ve içinde bulunduğumuz du­rumlar hakkındaki bilgiyi de dâhil eder. Sokrat için en önemli bilgi insanın kendini bilmesi yani içsel bilgidir.
Sokrat’a göre insan hem iyidir hem de kötüdür. İnsan, iyiliğin de, kötülüğün de nüvelerini bünyesinde taşır.
Sokrat’a göre tüm insanları, toplumları, polisleri, kısaca tüm evreni yöneten bir salt akıl vardır. Diğer canlılar arasında yalnız insanoğlu bu salt akıldan pay almıştır.

Tam anlamıyla dindar bir insan olan Sokrat, yaşamının önemli anlarında içinde bir ses duyduğunu söyler. "Benim Daimon'um" dediği bu ses  ona şu ya da bu şekilde davranması gerektiğini söyler. Sokrat, Tanrı'nın sesini kendi içinde duyduğunu söyler. Sokrat'a göre bu uyaran, alıkoyan, doğru yolu gösteren ses, Tanrı'nın sesidir ve kutsal bir sestir. Ona göre, Tanrı bize sadece dış araçlar, yani rahipler ve falcılar aracılığı ile değil, doğrudan kendi içimizden, kendi bilinçaltımızın sesi ile seslenebilir.

Ona göre ruhta saklı doğrular vardır. Bunlar herkes için ortak olan doğrulardır. Disiplinli, sıkı bir düşünme ile “Doğru” nun bulunabileceğine inanır. Bu doğrular çalışma ve üzerlerinde durup düşünme ile yukarıya çıkarılabilir, bilinir bir hale getirilebilirler.
Sokrat’a göre evren, akli bir düzene göre kurulmuştur ve orada tesadüfün yeri yoktur. Evrende her şey, mevcut bir gayeye, her gayede diğer bir gayeye göredir. En son gaye de, ‘bir’ dir, ‘tek’ tir.
 SÂD suresi 72. Ayeti (…. onun içine ruhumdan üflediğim zaman…) hatırlatan bu ve pek çok günümüze ulaşan düşünceleri yüzünden pek çok kişi Sokrat’ın bir peygamber olabileceğini söylemişlerdir.
Belirttiğimiz gibi Sokrat için asıl olan bilinçli ve erdemli bir yaşamdır Sokrat, bilgiyi deneyimleri toplayarak aramaz; fakat başlıca, kavramsal analizle bir­likte insanoğlu ve toplum hakkındaki adalet, cesaret, erdem ve iyi yaşam gibi muğlâk kavramların izahıyla yapar bunu. Ancak bu yeterli değildir. Erdem, yaşamamız gerektiği gibi yaşamaktır. Bu iyiye dair norm ve değerlere ilişkin vukufiyet ya da normatif idrake de sahip olmak zorunda olmakla mümkündür. Bilgi, ki­şiyle bir olmak zorundadır. Bilgi, kişinin temsil ettiğini söylediği değil; gerçekten temsil ettiği, yaşadığı, idrak ettiği şeydir.
Sokrat’ın önemsediği şey: insanın kendisine karşı dürüst olması, kendisiyle uyum içinde olmasıdır. Örneğin kendisine mutluluk ile ilgili sorulan bir soruya yanıt olarak Sokrat, bu soruya cevap verebilmek için önce insanın "kendi içine bakması gerektiğini", bu soruyu öncelikle kendisine sorması gerektiğini söyler. Bu düşünce bize Tassavvufun ‘’ kendini bilmek’’ dediği şeyden başka bir şey değildir.
Sokrates'in felsefedeki ve felsefe tarihin­deki önemi, öncelikle onun bilinçli ve ahlâki kişiliğin bulunduğu yer olarak ruh kavramını bulmuş olmasından kaynaklanır; felsefenin merkezine insanı geçiren, insanın kendisiyle, evrenle ve toplumla olan ilişki­sinin ne olduğunu ve ne olması gerektiğini araştıran, insan yaşamının kişisel, toplumsal ve ahlâki boyutunu ön plana çıkaran Sokrates aynı zamanda bu yönü ile etik tarihindeki ilk büyük teorinin kurucusu olmak durumundadır.

Onun etiğinin en temel tezi ya da önerme­si, bir insanın en önemli faaliyetinin ruhuna gereken özeni göstermesi olduğu veya sor­gulanmamış bir hayatın yaşanmaya değer ol­madığı tezidir. Sokrates'in inancına göre, ki­şinin nasıl yaşaması gerektiği sorusu üzerinde düşünmemesi onun değersiz ve do­layısıyla mutsuz bir yaşam sürmesiyle eşan­lamlıdır.
İnsanlar başka insanların da bulunduğu ve toplum değerlerinin hakim ol­duğu bir dünyaya dahil olmuş durumdadır­lar. Ne yapmaları neyin peşinden koşmaları ve nasıl yaşamaları gerektiğini onlara her zaman anne-babaları akrabaları, kısacası bü­yükleri söyler. İnsanlar toplumun ideallerini ve değerlerini olduğu gibi benimserler. İçin­de bulunulan sosyal atmosfer neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü olduğuy­la, yani ahlâklılıkla ilgili birtakım fikirleri insanlara aktarır.
Söz konusu sosyal koşullan­ma ya da toplumsallaşma süreci içinde, hemen tüm insanlar toplumun ideallerine gö­nüllü yazılır ve çevrenin beklentilerine uygun yaşar. İnsanların çoğu mesleklerini dahi, toplumun kutsadığı, ya da önemsediği alternatiflerin arasından seçer ve yaşantılarını böyle planlar.
Kısacası, insanlar üyesi oldukları top­luma ve bağlı bulundukları kültüre göre ya­şarlar. İşte böyle bir yaşam, Sokrates'in ‘’sorgulanmamış'’ dediği varoluşçuların 20. yüzyılda 'sahici olmayan yaşam' diyecekleri hayattır.
Çünkü böyle bir hayatı sürdürürken çoğu insan, Sokrates'in ruh adını verdiği karakter­lerine ya da tinsel yaşamlarına gereken özeni göstermez. Sosyal kimlikleriyle, içinde bu­lundukları toplumun ideallerine uygun yaşa­dıkları zaman, insanın bunun için zamanı bile olmaz. Zenginlik, haz ya da şan ­şeref peşinde koşarken, bir de tinsel boyutları olduğunu unuturlar, kendilerini harekete ge­çiren gücün ne olduğunu sorgulamadan, kişi­sel hedeflerinin gerçekten de değerli olup olmadığını tartışmadan başka herkes gibi yaşanan sürüden bir insan olarak yaşamaya devam ederler.  Toplumun kendilerine sunduğu değerler üzerinde bir an bile düşünmeden, sos­yal baskıyla, bedenin arzularıyla sürüklenir­ler. Kısacası, ‘’sorgulanmamış’’ bir yaşam süren insanların hayatı kendi ellerinde ya da kendi kontrollerinde değildir; onların deneti­mi dışarıdan gelmektedir. Bu ise, kişiyi mut­suzluğa götüreceği için, bir felaketten başka hiçbir şey olamaz. Öyleyse, insan, mutluluğu buna bağlı olduğu için ruhuna özen göster­mek zorundadır. Ruha gereken özeni göster­mek ise insanı insan yapan şeyin ne olduğu­nu, ruhun bizatihi kendisini, neyin insan doğasını tamamlayıp gerçekleştireceğini bil­mektir.

İşte buradan Sokrates'in etik anlayışının bir başka ünlü sözü çıkar: 'Kendini bil!', 'Kendini tanı!' Yaşamda mutluluk insanın kendi benine ilişkin bilgide, insanın kendisi­ne dair doğru kavrayışta yatar, çünkü bir insan kendi doğasını, kendisini harekete ge­çiren motifleri, zaaflarını ve sınırlamalarını, yeteneklerini, yaşamının gerçek amacını bi­lirse eğer, bu bilgiye uygun olarak akıllıca ve bilgece davranıp, mutluluk nihai hedefine ulaşabilir.

Mutluluk, buna göre, Sokratik etiğin in­sanlar için koyduğu nihai hedef, gerçek ahlâki iyidir. İyi insan tarafından arzu edi­len ihtiyaç ve eksikliği duyulan şey olmakla birlikte, Sokrates'e göre iyi, insanların ihti­yaç duyduklarını ve arzu ettiklerini düşündü­ğü şey olmayabilir, zira insanlar, gerçek ihti­yaçlarının neler olduğuyla ilgili olarak yanılabilmekte ve gerçekte eksikliğini duy­madıkları bir şeyin, hatta kendileri için zarar­lı olan bir şeyin peşinden koşabilmektedir. Şu halde, ahlâki iyi, insanların ihtiyaç duy­duklarını düşündükleri şey olmayıp, onların doğaları gereği, gerçekten ihtiyaç ve eksikli­ğini duydukları, insanlara doğal olarak ait olan ve ona sahip oldukları takdirde onları gerçekleştirecek, tamamlayacak şeydir. Sokrates'in söz konusu kendini gerçekleştirme haline verdiği isim, mut­luluktur.

Sokrates'e göre yaşamak da bir sanattır; daha doğrusu iyi ve doğru yaşamak istiyorsak, yaşamayı nihai amacı mutluluk olan bir sanat olarak görmemiz gerekmektedir. Yaşamanın amacı olan mutluluğa erişme­nin yolları ise, bir insan kişiliğini meydana getiren yetkinlik halleri olarak tanımlanan, erdemlerden başka hiçbir şey değildir. Başka bir deyişle, onda erdem, mutluluk amacının aracı olmak durumundadır; yani, erdem, in­sanın doğasını tam olarak gerçekleştirdiği, potansiyelini tam anlamıyla hayata geçirdiği, kendi yetkinliğine ulaştığı bir hal olan mutluluk amacına eriştiği değer ya da niteliktir.

Sokrat’a göre kötülük bir hatadan, bilgisizlikten doğar. Kötülük aynı zamanda kişinin mutluluğu yanlış yerde aramasından kaynaklanır. Kötülük yapmak, yani yanılmak, gerçek değerlerin yerine yalancı değerleri koymaktan kaynaklanır. Değerlerin sahtelerini görüp anlayan ve bunların yerine gerçek değerleri koyan insan, hiçbir zaman kötülük yapamaz. Bir başka deyişle, gerçekten istenmesi gereken ile kaçınılması gerekeni, ya da korkulmayacak şeyle korkulması gereken şeyi birbirinden ayırt etmek gerçek "bilmek" demektir.
O’na göre şerri işleyen insan, işlediği amaç için gereken aracıyı seçmekte aldanan adamdır. Kötü insanlar istediklerini gerçekten yapamayanlardır ve yapmış oldukları şeyler de kendileri için iyi ve hayırlı görünen şeylerdir. Çünkü kötülük yapanlar, kötülüklerini kendilerini mutlu edeceği yanılgısı ile yaparlar.

Sokrat için ölüm, yokluk değil, daha iyi bir geleceğe atılan adımdır. Dolayısıyla Sokrates'in dediği gibi, "bilge kişi, hayatı boyunca ölümü arar, bu yüzden de ölüm ona korkunç değildir;" bunun yanında "maddi hayat bir derttir ve yalandır. Bu yüzden maddi hayatın yok edilmesi bir mutluluktur ve biz bunu dilemeliyiz." Böylece birçok bilge kişinin tebliğ ettiği hayatın anlamı ve buna bağlı olarak ölüm gerçeğini kendi hayat felsefesi olarak benimser
Sokrat adaleti “iyiyi kötüden ayırma bilgisi” olarak ele almıştır. Kadın erkek eşitliğini savunan, kanunların ortak iyiliği hedeflediğini söyleyen Sokrat, devlet idaresinin bilgili insanlarca yapılmasını istemiştir.
Sokrates, amaca giden her yolun mubah sayıldığı, erdemin kenara bırakıldığı bir demokrasiye inanmıyordu. Halk erkin (demokrasinin),ancak erdemli insanların ortaklaşa esenlik, bilgi, dürüstlük, yeterlilik (ehliyet) gibi değerleri de gözettikleri bir toplumsallıkla olanaklı olabilirdi. Üstüne üstlük keskin bir sınıf farklılaşmasının (özgür yurttaşlar, köleler) geçerli olduğu Atina demokrasisinde eser bile yoktu. Birtakım lafazanlar retorik yeteneklerine (hitabetlerine) etkilenmeye ve telkine açık kitleleri kolaylıkla yönlendiriyorlar. Kendi kişisel çıkar ve amaçları doğrultusunda kullanıyorlardı. Lafazanların (demagogların) ve şarlatanların kol gezdiği Atina sitesi demokrasisinde Sokrates’ın karşı olduğu kuralsızlık, çıkarcılık, ahlakdışı tutumlardı. Sokrates kendi ifadesi ile gerçekten de bir at sineği gibi Atina site devletinin kurulu düzenini ve yerleşik çıkarlarını rahatsız etmekteydi.
Sokrat, iler tutar yeri kalmamış, artık biçimi bile kurtaramayan, yalnızca bir takım önderlerle ayakta durabilen sarsak Atina demokrasisinde demokrat bir Sokrates olmak yerine insanları aydınlatan bir Sokrates olmak yolunu seçti. Onun insan değerlerine bağlılığı o sözde demokrasiden alabildiğine çıkar sağlayan basit ve dolayısıyla bayağı insanların dönemin iktidar sahiplerinin gözünü korkuttu.
Daha sonra ise Atinalı gençleri baştan çıkarmak, para karşılığında felsefe dersleri vermek, toplumsal kargaşa üretmek ve Atina’nın yürürlükteki Tanrılarını tanımamakla suçlandı. Ve hakkında bir dava açıldı. Kendisine özür dilerse bağışlanacağı belirtildi ancak o reddetti. Çarptırıldığı ölüm cezasının infazı öncesinde dostlarının, kendisini tutukevinden kaçırma önerisini de geri çevirdi.
Sokrates’in kendisine karşı kurulan düzmece mahkeme karşısındaki savunması öğrencisi Platon’un Apolocya (Sokrates’in Savunması) yapıtında ölümsüzleştirilmiştir. Burada Sokrates’in savunmasının ilkesel bir eksene oturtarak yürüttüğünü izlemekteyiz. Hukuk tarihi bakımından çok önemli duruşma tutanağı da olan savunma ilkeli, bütünlüklü ancak ödünsüz bir hukuksal savunmadır. Haklılığını kanıtlayacak pek çok savına karşın Sokrates suçlu bulunarak oy çokluğuyla ölüm cezasına çarptırılacaktır. Ölüm cezasının infazı baldıran zehiri yöntemiyle gerçekleştirilecektir.

13 Eylül 2013 Cuma

Futbol, sadece 'futbol' değildir!

azılarına göre futbol sadece, bir topun arkasından koşan 22 adamın hikâyesidir.

Ancak çağımızda giderek daha çok kişi tarafından izlenen, küreselleşmiş bir endüstriye dönüşen ve milyarlarca dolarlık katma değer yaratan futbol, şehir yalnızlığının esir aldığı, sistemin kendine yabancılaştırdığı çağdaş insana çok güçlü bir aidiyet duygusu verir. Seyirlik hiçbir eğlence futbol kadar seyircisini oyunun içine katamaz.

'Futbol topunun yuvarlaklığı, rastlantının öngörülemez niteliğini simgeler. Bir futbol maçı öncesi, bizim insani öngörülerimize göre şöyle olması beklenebilir, ama aslında hiç bilemeyiz, futbolda her şey mümkündür, çünkü top yuvarlaktır. Seyirciler fiziksel açıdan sahanın dışında olsalar da, oyuncular gibi oyunun bir parçasıdırlar. Bakmakla yetinen tiyatro seyircilerine benzemezler. Birer taraftar olup çıkabilirler. Tiyatroda kim Hamlet'in taraftarı olabilir?' (Peter Handke-Kalecinin Penaltı Korkusu'nun yazarı)

Futbol umuttur, hayaldir, sevinçtir, hüzündür. Taraftar takımıyla özdeşleşir, galibiyetten de mağlubiyetten de kendine pay çıkarır. Atılan gol, en kolay ulaşılan hayaldir. Golü santraforla birlikte bütün taraftarlar atar. Kaleci, herkes için, herkes adına kurtarır.

Hayat futbola fena halde benzer. Futbol, şahsi beceri gerektirir; ama aslında toplu oynanan, insanların bir takım halinde oynadıkları bir oyundur. Hayat da öyle değil mi? İstediğin kadar yetenekli ol, iyi bir takımın yoksa kaybedersin.( Dar Alanda Kısa Paslaşmalar)

Futbol bir bakıma hayat gibidir 'Ahlâka dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.'(Albert Camus )

Bazen isyandır. Bazen bir özgürlük çığlığıdır. Değil mi ki, İspanya'dan kendini farklı gören Katalan bölgesinin takımı olan Barcelona'nın 120.000 taraftarı Nou Camp Stadyumunda hep bir ağızdan şöyle haykırırlar, "Visca Barca, visca el Cataluna" (Barca kazanınca, Katalonya kazanır).

Fenerbahçe'nin işgal döneminde işgalci İngilizlere karşı aldıkları galibiyetler halkta büyük bir sevinç yaratmıştı. Fenerbahçeli sporcular Kurtuluş Savaşı'nda gizlice Anadolu'ya silah kaçırırken sadece 22 kişi topun peşinde mi koşuyorlardı sizce?

Futbol öyle bir şeydir ki, alimle cahili, zenginle fakiri bir anda aynileştirir. Zeytinburnu'nda yaşayan Ali de Türkiye'nin en zengin adamı olan Rahmi Koç'un oğlu Ali Koç'ta Fenerbahçe ile sevinir, Fenerbahçe ile üzülür.

'Futbol, ezilen halkın mutluluğudur.'(George Weah )

'Bu maçın bizler için ayrı bir önemi vardı. Çünkü İngiltere ve Arjantin'i karşı karşıya getiren Falkland Savaşı'nın anıları çok tazeydi. Maça çıkmadan önce maçın iki ülke arasında geçmişte yaşanan kötü olayların üzerine örtülecek bir perde gibi olduğunu ve bu maçın bir dostluk maçı olduğu şeklinde açıklamalarda bulunuyorduk. Halbu ki hiçbirimiz bu duygularla maça çıkmadık. Hepimiz kinimizi maçı kazanma yönünde harcadık çünkü maç bir kupa maçı değil bir onur ve intikam maçıydı. Ben maçta iki gol atmıştım ve attığım golden birini resmen elimle atmıştım ama bu an hakemim gözünden kaçmıştı. O dönemde golü ''Tanrı'nın eli'' diye açıklamıştım. Ne Tanrı'sı yahu! Diego'nun eliydi!'' 'Tanrı'nın eli ha... Fotoğrafçılar bile ne olduğunu görememişti. Bu resimde gözlerini kapatan İngiliz kaleci Shilton çok kızdı, beni verdiği veda partisine çağırmadı. Bu gol çok hoşuma gidiyor. İngilizlerden intikamımı bu şekilde almıştım.' (Maradona'nın 86 Meksika'daki İngiltere maçı hakkında yorumu!)

Türkiye'nin veya Kamerun'un Dünya üçüncülüğü, Batı'nın sömürdüğü Asya'da Afrika'da Emperyalist Batı'ya karşı 3. Dünya'nın ezilenlerin zaferi olarak kutlanmamış mı idi?
Ya her Avrupa kupası maçında her takımın tribününde atılan 'Avrupa Avrupa duy sesimizi, bu gelen Türklerin ayak sesleri' tezahüratı size hangi toplumsal bilinçaltını anlatır?

Futbol sadece futbol olsaydı işi bina yapmak olan eski TOKİ Başkanı Yeni Bakan İnşaat Mühendisi ‘Futbolda İnce Ayardan Sorumlu Bakan Erdoğan Bayraktar’ neden Futbol üzerinden toplum mühendisliğine soyunur?

Ya da ‘Futbolda İnce Ayardan Sorumlu Bakan Erdoğan Bayraktar’ dan aşağı kalmamak için bu ince ayardan rol kapmak için en büyük rakip parti milletvekili CHP’li Volkan Canalioğlu neden bu topa alel acele girer?

Futbol sadece Futbol olsa idi, geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Büyük Kaptan İyi İnsan Lefter’in cenazesi, kendini dev aynasında gören nice cüceyi kıskandıracak bir sevgi seline dönüştüğünü anlamak mümkün olabilir mi idi?

Yoksa siz hala futbol sadece futboldur, diyenlerden misiniz?

TCK 301.Madde ve 'Düşünce Özgürlüğü'nün sınırları

301. madde esasında, Avrupa Birliği Komisyonu ilerleme raporu ve 17 Aralık zirvesine yetiştirilmek için aceleye getirilmiş Yeni Türk Ceza Kanununun, Türk Ceza Hukuku öğretisinin ve Yargıtay uygulamalarının bir kenara atıldığı, dilinde özensiz, sistematiği var olduğunu iddia ettiği felsefeye ters, cezaları orantısız, kuram, kural ve kavramları çelişkili, hatalı, gerekçesi yetersiz maddelerinden sadece biri ama en popüler olabilenidir!..
Bu haliyle, 1 Nisan 2005 tarihinde uygulanmaya başlayan Yeni Türk Ceza Kanunu, adeta Türk toplumuna, Türk Hükümetinin 1 Nisan şakası gibidir.
Türk Ceza Kanunu sisteminde, düşünce hürriyetini ve eleştiri hakkını sınırlandıran maddelerin tarihi seyrine bakmak, belki de kanun koyucuların düşünce ve ifade özgürlüğüne bakış açısını da ortaya koyacaktır.
Terörle mücadele Yasası'nın 8. maddesi, AB'ye uyum yasaları çerçevesinde kaldırılırken, devlet kurumlarının bazılarından gelen tepkiler üzerine Adalet Bakanı, TCK'nın 312. maddesinin boşluğu dolduracağını söylemişti.
163. madde kaldırılmadan önce 312. madde pek fazla kullanılmayan bir madde idi. Ancak 163. madde kaldırılınca, 312.yedekte beklemekten kurtularak uygulanılmaya başlandı ve ard arda davalar açılmaya başlandı.
Aynı şekilde 141 ve 142. maddeler de 163. maddeyle birlikte kaldırılınca bu maddelerin de yerine Terörle Mücadele Kanunun 8. maddesi kullanılmaya başlanmıştı.
Kanunlar hazırlanırken sanki devletin kendi güvenliğini korumaya yönelik TCK maddelerinin bir yedeği de kanuna yerleştirilip, biri kaldırılırsa diğeri yoluyla cezalar verilmeye devam edilsin istenmektedir.
Başbakan'ın TCK 301. madde tartışmalarında, Avrupa'nın pek çok ülkesinde de benzeri ceza kanunu maddelerinin bulunduğuna dair sözlerinin de, karşılaştırmalı hukuk açısından bakıldığı zaman pek de geçerli olmadığı görülecektir.
1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu'nun 126. maddesinde anayasal kuruluşlar alenen tahkir ve tezyif eylemlerine karşı korunmuş olup, silahlı güçlerden söz edilmemiştir. İtalya'da daha sonra ordunun anayasal organ olup olmadığı tartışıldı. 1930 tarihli İtalyan Ceza Kanunu'nda ordu da madde kapsamına alındı. İtalyan hukukunda, yürürlükteki ceza kanununun 290. maddesi "Cumhuriyetin, anayasal kurumların ve silahlı kuvvetlerin tahkir ve tezyifi" başlığını taşımaktadır.
Alman Ceza Kanunu'nda silahlı güçler bu tür özel bir koruma altına alınmadı. Bu suça Fransız Ceza Kanunu'nda değil de 27 Temmuz 1881 tarihli Basın Özgürlüğüne Dair Kanun'da yer verilmektedir. Bu kanunun 30. maddesinde mahkemelerin ve ordunun tahkiri cezalandırılırken 31. maddede bakanlara, meclis üyelerine ve kamu görevlilerine, görevleriyle ilgili olarak yapılan hakaretler konu ediliyor.
Oysa, TCK kanunu 301. maddede, Türklüğün, Cumhuriyetin, Devletin kurum ve organlarının aşağılanması, suç biçiminde düzenlenmiştir.
Bu maddede düzenlenen suç, Eski Türk Ceza Kanunu'nun 159. maddesini anımsatmaktadır. Ancak 301. madde, 159. maddeye nazaran çok daha geniş bir alanda uygulanma alanına sahip olduğu gibi, düşünce özgürlüğünü de çok daha fazla sınırlandırıcı bazı nitelikleri de bünyesinde taşımaktadır.
Bu açıdan Yeni TCK 301. madde 3 temel noktadan eleştirilere hedef olmaktadır:
1-Madde gerekçesine göre, suçun maddi unsuru aşağılamaktır. Bu aşağılamanın alenen gerçekleşmesi gerekir. Madde gerekçesinde 'Aşağılamak, suçun konusunu oluşturan değerlere duyulan saygınlığı azaltmaya yönelik davranışlardan ibarettir'. Şeklinde tanımlanmaktadır.
Saygınlığı azaltan sözler nelerdir? Bunun bir objektif kriteri var mıdır? Diyelim ki "Türk Mahkemeleri hukuku ve yasaları doğru yorumlayamıyor." dedim; bu da mahkemelere saygınlığı azaltan bir söz müdür?
Yeni TCK 301. madde de, Eski TCK'nın 159 maddesindeki hakaret sözcüğü yerini aşağılamak sözcüğüne bırakmıştır. Eski TCK 159/1 maddesinde hakaret, tahkir ve tezyif etmekten bahsetmekte idi. ''Aşağılamak', tahkir ve tezyiften daha geniş bir içerik ve kapsama sahiptir. Çünkü, 'aşağılamak' sözcüğünün içerisine, küçümsemek, kötü şekilde nitelemek, hor görmek, benimsememek gibi pek çok anlam girer. Bu anlamların pek çoğu ise 'eleştiri' kavramının içerisine sokulabilecek türden düşüncelerdir.
Oysa, tahkir ve tezyifte yalnız ve yalnız hakaret etme, somut bir madde isnad etme, küfür vb nedensiz eylem biçimleri yer almaktadır.
2- Yeni 301. maddedeki bir diğer hatalı düzenleme ise, devletin anayasal kurumlarının soyut ve genel niteliğini, somuta indirgemiş olmasıdır.
Yeni TCK 301/2. madde de yargı organları, askeri ve emniyet teşkilatı somut olarak korunan hukuki menfaat olarak düzenlenmiştir. Bu durumda akla, son zamanlarda sıkça görülen çete operasyonlarında, çete içerisinde yer aldığı iddia edilen bazı asker ve emniyet mensuplarını eleştirirken, bağlı bulundukları kurumlara değinildiğinde bu madde kapsamında TCK 301.madde kapsamında aleyhe dava açılıp açılmayacağı gelmektedir.
Hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik rejimlerde üç ana erk bulunmaktadır. Bunlar, yasama, yürütme ve yargıdır. Askeri güçler veya emniyet güçleri bunların dışında ayrı bir erk değildirler. Bu güçlerin doğal yerleri yürütmenin içidir ve bu güçler yürütme erkinin emrinde ve parlamentonun gözetimi ve denetimi altındadırlar. Bu bakımdan söz konusu güçlerin özel bir koruma altına alınmalarına gerek bulunmaz.
3-Yeni TCK 301. maddenin gerekçesine baktığımız zaman "Türklük" kavramının "Türk milleti" kavramından daha geniş bir biçimde nitelendirildiğini görüyoruz. Madde gerekçesinde Türklük kavramının, "Maddede geçen Türklük deyiminden maksat, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasınlar Türklere has müşterek kültürün ortaya çıkardığı ortak varlık anlaşılır. Bu varlık Türk milleti kavramından geniştir ve Türkiye dışında yaşayan ve aynı kültürün iştirakçileri olan toplumları da kapsar......" olduğu belirtilmektedir.
Sanki, ırk esasına dayalı bir tanımlama izlenimi veren bu kavram, Anayasal (Anayasanın 66. Maddesine göre,Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğunu, hükme bağlanmaktadır.) olarak ırk esasına göre tanımlanmamış 'Türk devleti ve Türk milleti' kavramları ile çelişki arz etmektedir.
Tüm bu eleştirilerden sonra denilebilir ki; Türk Mahkemeleri artık hakaret davalarında daha çok beraat kararları vermektedir. Ancak görünen odur ki, madde bu haliyle madde uyarınca birileri hakkında dava açılan ama şu veya bu nedenle daima beraat kararı alınan bir ceza maddesi konumundadır. Kaldı ki; yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda, ciddi şüphelerin oluştuğu bazı kriz dönemlerin de yargı kararlarının da büyük değişiklikler gösterdiği de ortadır.
Hukuka, yargıya ve kanuna duyulan güvenin sağlanması ve bireylerin ve toplumun kendilerini yeterli hukuksal güvencede hissetmeleri için yapılması gereken, madde metninin tekrardan ele alınarak, yukarıda izah edilen ve madde metninde yer alan tutarsız, yetersiz düzenlemelerin, iyi bir hukuk dili ile, ceza hukukunun temel ilkeleri noktasında titizlik gösterilerek, suçun maddi unsurunun, korunacak hukuksal değerin, suç eylemi oluşturacak fiilin somut ve net olarak madde metninde yer alacak şekilde genel olarak Yeni Ceza Kanununun tümünün özelde de TCK 301. maddenin yeniden düzenlemesidir.

CHP'de eskimeyen soru(n)lar..

Bir kaset skandalının arkasından C.H.P'nin içinden ve/veya  C.H.P dışından bir takım kimseler tarafından Deniz Baykal'a karşı çok alçakça da olsa bir operasyon yapılmış ve Deniz Baykal istifa etmişti.
Böylece hem C.H.P hem de Türk siyaseti açısından yeni bir dönem başlamıştı. Bu yeni dönemde C.H.P gerçekten değişebilecek miydi?

C.H.P’deki bu değişim sadece vitrin değişikliği olarak mı kalacak, yoksa daha özde bir misyon ve vizyon değişikliği de olacak mıydı?
Bu değişim beraberinde bir gelişmeyi de getirecek miydi? Çünkü değişmeden gelişmek mümkün olmaz, makyaj değiştirerek de 'değişim' olmazdı.
Sayın Baykal'ın siyasi söylemi ile C.H.P de bir şeylerin tıkandığı ve bir noktadan sonra bir şeylerin düğümlendiği gerçeği sonucunda, 29 Mart seçimlerindeki Kılıçdaroğlu-Tekin performansı CHP’nin değişim ve gerçekten halkçı bir sosyal demokrat parti olma yolunda olduğuna dair ümit dolu bir acaba sorusu bırakmıştı, kamuoyunun zihinlerine…
Çünkü Sayın Baykal, yaklaşık on yıldır, A.K.P iktidarına karşı laiklik ve rejim kavgası vermiş, Ergenekon'un avukatıyım demiş ama CHP'nin oyları bir türlü artmamıştı. Böyle bir söylemin toplumun genelinde bir karşılığı yoktu.
Planlı ya da plansız bu ortamda Kemal Kılıçdaroğlu, beklenildiği üzere bir kısım kamuoyunun büyük desteğini ve ümitlerini de alarak, CHP Genel Başkanı olmuştu.
Böylesine bir hava yakalamış olan Kılıçdaroğlu ve CHP, 12 Haziran seçimlerinde kendilerinin ve onlara ümit besleyenlerin aksine %30’un altında kalarak, ilk sınavlarında başarısız olmuşlardı.
Peki ne idi CHP’deki sorun? Sadece bir lider ya da kadro sorunu mu? Yoksa daha yapısal bir sorun mu?
Acaba 1960 darbesini zımnen alkışlayan, milletin iradesi ile seçilmiş Rahmetli Menderes ve arkadaşlarının idam edilmesine sessiz kalan CHP’nin bu tavrı milletin bilinçaltına mı yerleşmişti?
28 Şubat’ta Sincan sokaklarında tanklar yürürken, milyonlarca insan fişlenirken sosyal demokrat bir partiye yakışır bir tavır ortaya koy(a)mayan CHP’nin, millet iradesine olan inancı ve güvenci noktasında, acaba millet nazarında bir inandırıcılık sorunu mu vardı?
C.H.P, tutuculuğun ve statükonun partisi mi, yoksa yeniliğin ve reformun partisi midir?

C.H.P, devletin ve bürokrasinin partisi mi, yoksa sivil toplumun ve büyük halk kitlelerinin partisi midir?
C.H.P, çağı geçmiş efsanelerin ve tabuların, dogmatik kalıpların partisi midir, yoksa bilimin, aklın ve sağduyunun partisi midir?

C.H.P, soğuk savaş dönemi ilericiliği mi savunmaktadır, yoksa günümüzün bilişim çağının ilericiliğini mi savunmaktadır?
C.H.P, genç ve dinamik Türkiye'nin kendisine çağdaş bir kimlik ve yaşam kalitesi arayan Türk-Kürt, dindar, laik, başörtülü, zengin, fakir, işçi, köylü toplumun her kesimin partisi midir yoksa C.H.P, her yenilikte kendi imtiyazlarının biraz daha aşındığını gören bürokratik seçkincilerin partisi midir?
CHP artık kısır liderlik çekişmelerini bir kenara bırakıp, on yıllardır görmezden geldiği, cevaplamaktan kaçtığı bu soruları, öncelikle kendi içerisinde sorarak bir özeleştiri yapmalı ve sonuçlarını milletle paylaşmalıdır.
CHP’nin Terrakiperver Cumhuriyet Fırkası’nın, Serbest Fırka’nın, İzmir Suikastı ve sonrasının, Dersim’in, İskilipli Atıf Hoca’nın, 1960 Darbesi’nin ve neticesindeki idamlarla oluşan demokrasi utancının, 28 Şubat’ın yaşanmasında kendisinin aktif bir rol alarak ve/veya sessiz kalarak oynadığı rolün eleştirisini yapmadıkça milletin bilinçaltındaki CHP algısı değişmeyecektir.

Sarı Buffalo kim?

Bir hikâye okumuştum. Çok hoşuma giden bu hikâyeyi sizlerle de paylaşmak istedim. Hikâyenin adı 'sarı buffalo'. Bu hikâyeye o kadar çok anlam yükleyebilirsiniz ki?

Büyük bir buffalo sürüsü hep bir arada otlanmaktadır. Zamanla, kendilerini gözleyen, fakat kalabalık ve bir arada oldukları için, yakınlarında onları gözleyen bir aslan sürüsü kendilerine zarar verememektedir. Aslanlar için buffaloların böylesine bir arada ve kalabalık olmaları, artık katlanılamaz bir hale gelmiştir.

Bir süre sonra aslanların şefi, buffalo sürüsünün şefine konuşma teklif eder. Toplantıda; aslanlar, buffalo sürüsünden hiç rahatsız olmadıklarını, ancak içlerinde bulunan ve sarı renkte olan buffalonun gözlerini sürekli rahatsız ettiğini söylerler. Eğer bu sarı buffaloyu kendilerine verirlerse diğer buffaloları bir daha rahatsız etmeyeceklerini ifade ederler. Buffaloların şefi çok kızar ve böyle bir şeyin asla olmayacağını söyler. Ancak aslanlar nöbete devam ettikçe, buffalolardaki huzursuzluk daha da artar. Sonunda, buffalolar konseyini toplarlar.

Müzakereler sonucunda, aslanların kendilerini gözlemesinin sürüyü huzursuz ettiğini, sürünün artık bu huzursuzluğa katlanamadığına karar verip, sarı buffaloyu aslanlara teslim etmeye karar verirler ve aslanların önüne sarı buffaloyı atarlar.

Aslanlar büyük bir iştahla sarı baffaloyı yerler, kalan parçaların üzerine akbabalar üşüşür. Aslanlar bir müddet buffalolara ilişmezler. Buffalolar da bu geçici baharı bir müddet keyiflerine göre yaşarlar. Günlerini gün ederler. Ancak bu durum pek uzun sürmez. Bir sabah gün ışığı ile beraber aslanlar yine gelmişler ve dikkatlice sürüyü gözlemeye başlamışlar.

Bir müddet sonra aslanların şefi ile buffaloların şefi bir araya gelirler. Bu kez de aslanlar, beyaz benekli buffaloyu isterler. Hikâye böylece devam eder. Aslanlar beyaz benekli, kısa boynuzlu, yassı kafalı, falan derken aslanlar ha bire buffola sürüsünden birilerini çeker alır ve afiyetle yerler.

Buffalo sürüsü gün gelir bir bakarlar ki, o haşmetli sürü, azala azala küçücük bir topluluğa dönüşmüştür. Aslanlar ise,buffalo yedikçe çoğalıp hatırı sayılır bir güce ulaşmıştır. Bir müddet sonra bu kez aslanların şefi, buffalolara haber göndermiş ve '' toplantıya falan gerek yok bize üç buffalo gönderin'' demiş. Buffalo konseyi toplandığında, etraflarına bakıp, sürüde hiçbir buffalonun kalmadığını görmüşler.

Buffalo şefi toplantıda, türü ne olursa olsun topluluklar için, 'hayati ders' niteliğindeki şu hayati cümleyi kurar. '' arkadaşlar biz savaşı ne zaman kaybettik biliyor musunuz? Sarı buffaloyu aslanlara teslim ettiğimiz gün, biz savaşı kaybettik.''
 

Küreselleşme ve bilişim çağı

Tarih kitaplarına göre, 1789 Fransız İhtilalinden bu yana yakınçağ'ı yaşıyoruz. Hâlbuki o tarihten bu yana dünya da gerek siyasal, gerek sosyal ve kültürel o kadar şey değişti ki…
İki dünya savaşı atlattık, aya, uzaya çıktık; ulus devlet mantığı epeyce gevşedi, küreselleşme aldı başını gidiyor ama tarih kitaplarına göre hala yakınçağdayız.
Bana kalırsa yakın çağ çoktan bitti. Yaşadığımız çağ, Bilişim Çağı. Bilişim adına hayatımıza giren, bilgisayar, internet, telefon, cep telefonları hayatımızı o kadar farklılaştırdı ki.
Artık en ücra köylerde bile artık sevgililer birbirine köyün veya mahallenin çocukları ile mektup ulaştırmıyor. Msn ya da cepten mesajlaşıyorlar. Sevgililer bile bilgisayardan bulunuyor. Sanal aşklar yaşanıyor. Dünyanın öbür ucundaki tanıdık, tanımadık herkesle görerek ve sesini duyarak haberleşebiliyoruz. Analar askerdeki çocuklarından mektup beklemiyor. Hemen hemen her eve internet girdi. Cep telefonu kullanma yaşı o kadar düştü ki… Çevrenizdeki internet cafelere bir uğrayın, orta yaş üzeri erkek, kadın, pek çok kişinin uzaklarda asker veya öğrenci çocukları ile msn'den görüştüklerini göreceksiniz. Bireysel hayatlarımızı bu derece etkileyen bilişim sektöründeki bu, akıl almaz gelişmeler, dünya da en çok ta siyasal ve sosyal yapıları değişime zorlamaktadır.
Bilgi her geçen gün daha büyük bir hızla dünya üzerinde hareket ediyor. Her geçen gün daha ucuz ve daha kolay elde edilebilen bilgi havuzu genişliyor.
Birçok alandaki bilginin toplumsallaşması ve hızlı dolaşımı sonucunda, gizliliklerin azaldığını gözlemliyoruz. Artık devletler ve toplumların geçtiğimiz yüzyılların kapalı düzenleri ile hayatlarına devam edemeyecekleri gerçeği ortaya çıktı. Çok değil, bundan en fazla on yıl öncesine kadar kapalı kapılar ardından ya da fiskos şeklinde konuşulan pek çok konu bugün Televizyonlarda açık oturumlarda tartışılır oldu.
Küreselleşme karşıtı oluşumlar dahi internet üzerinden organize olup, haberleşmektedir. Sadece internet üzerinde oluşturulan ve organize olan çok fazla siyasal, sosyal ve kültürel oluşumlar var.
Obama Amerika'da internet üzerinde organize olan gençler sayesinde ABD Başkanı oldu. Artık askeri muhtıralar bile internet üzerinden verilmektedir. 27 Nisan e-muhtırası gibi.
Son seçimlerden sonra İran'da yaşananlara bir bakın, sistemin zinde güçlerinin basına getirdikleri sınırlamalara rağmen, internet ve TV lerde İran'da yaşananları an be an tüm dünya izleyebiliyor. Kapalı toplumlar ve siyasal yapılar artık tarihe karışıyor.
Toplumsal muhalefetler bile artık  sosyal medya-facebook,twitter vs- üzerinden örgütleniyor. Arap Baharı denilen Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da onlarca yıllık diktatörlükleri deviren muhalefet hareketleri ilk sosyal medyada örgütlendi.
Küreselleşme karşıtı, anti-kapitalist uluslar arası örgütlenmeler, dünya bankası, imf karşıtı eylemler için sosyal medyada örgütleniyor.
Doğu Türkistan’daki  Çin’in yaptığıTürk-Müslüman kıyımı ilk kez bu kadar net olarak cep telefonlarından çekilen zulüm görüntülerinin internette yayınlanması ile dünya gündemine geldi.
Bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, bilginin hızlı dolaşımı dünyayı giderek küçük bir köye dönüştürdü.
Yeni bir dünya kuruluyor. Bu dünya gerçekten küçük bir dünya. Herkes ve her şey artık bir tuş kadar yakınımızda..

Bir düşe yürümek, seninle..

-Eşime-
Düşünülmeyeni düşünmek,
Düş görmekle olur, ancak.
Düşmanlara inat,
Bir düşü paylaştık seninle.
Düşüp te kalkamayanlara inat,
Düşe kalka yürüdük,
Düştükçe büyüyen sevgimizle.

Üniversite yıllarında bir dostum, bir şarkının sözlerini yanlış anlayarak, 'bak Yurdal, adam ne güzel şarkı sözü yazmış, ALLAH VAR, UMUT VAR. UNUTMA!' demişti.

Önce gülmüş ve şarkı sözünü düzeltmiştim, sonra da 'aslında böyle daha güzel Allah var, Umut var. Unutma!''

İşte bu yüzdendir ki, inanan insanın yüzü hep umuda bakmalıdır.
Hayat denen bu yolda, yoldaş olarak, ben senin payına ‘düş’tüm, sen de benim payıma…

Buram buram parıltının tüttüğü, buğusunu büyüttüğü, mızrabın yüreğimi titrettiği gözlerinde gördüm, yola ve yoldaşlığa dair tüm düşlerimi…

Sen Işıl ışıl bakışlarının burcundan parıldayan tertemiz yüreğinle ‘düş’tün gönlüme…
İlk çağıl çağıl mehtabın aydınlattığı muhteşem gecelerde, yakamozların mahmurluğunda birbirimizi ‘düş’ lerken gönül pınarından aşk şarabını içtik düşlerimizde!

Umuda baktık seninle, bebeğimizi öyle sevdik, ülkemizi öyle sevdik, milletimizi öyle sevdik, birbirimizi öyle sevdik.

Biz birlikte düş gördük, birlikte düştük, birlikte düşündük, düşlerimize birlikte yürüdük. Düştüğümüz yerden birlikte kalkmasını da bildik.

Düş göremeyenlere, ya da gördükleri düşe doğru yürüyemeyenlere inat; düş gördük ve gördüğümüz düşe doğru yürüdük.

Her düş gerçek olmaz biliriz. Ama pek çok gerçek hep bir düşle başlar, onu da biliriz.

Düşlerine doğru yürüyenler, yılmadılar, durmadılar ve düşlerini gerçekleştirdiler.

Biz düşümüzü sevdik, biz düşümüze doğru yürümeyi bildik.

Biz birbirimize ‘düş’künüz.

Bir ‘düş’e yürüyoruz senle,
Düşe düşe…

İş Kanunu Tasarısı neler getiriyor? (2)

1- FAZLA ÇALIŞMA VE FAZLA SÜRELİ ÇALIŞMA AYRIMINA GİDİLMEKTE, FAZLA ÇALIŞMALAR, GÜNLÜK DEĞİL HAFTALIK ÇALIŞMA SÜRESİNİ AŞAN ÇALIŞMALAR OLARAK KABUL EDİLMEKTEDİR.
İş sürelerinde yapılan değişiklikler esas alınarak fazla çalışma ve fazla süreli çalışma ayrımı yapılmakta ve bu tür çalışmalara ödenecek ücretlerin hesaplama yöntemleri düzenlenmektedir.  Fazla çalışma ve fazla süreli çalışmanın belirlenmesinde; günlük çalışma süresi yerine haftalık çalışma süresinin esas alınması kabul edilerek haftalık en çok 45 saati aşan çalışmaların fazla çalışma olacağı hükme bağlanmaktadır. Ancak getirilen denkleştirme esası uyarınca işçinin haftalık ortalama çalışma süresi, normal haftalık iş süresini  aşmamak koşulu ile, bazı haftalarda toplam 45 saati aşsa dahi bu çalışmalar fazla çalışma sayılmayacaktır.Haftalık çalışma süresinin 45 saatin altında belirlendiği durumlarda ise, denkleştirme esası içinde ortalama haftalık çalışma süresini aşan, fakat 45 saatlik kanuni haftalık çalışma süresinin altında kalan süreler fazla süreli çalışma olarak kabul edilmekte ve bunlara ödenecek ücretin, normal çalışma ücretinin saat başına düşen miktarının %25 yükseltilmesi ile belirleneceği ifade edilmektedir.
22- FAZLA ÇALIŞMA SERBEST ZAMAN OLARAK KULLANILABİLECEKTİR.
İşçi istediği takdirde fazla çalışmalar için ücret yerine serbest zaman kullanabilecektir. Fazla çalışılan her saat için 1 saat 30 dakika, fazla sürelerle çalışıldığında ise 1 saat 15 dakika serbest zaman olarak kullanılabilecektir.
23- YILLIK ÜCRETLİ İZİN SÜRELERİ 2’ŞER GÜN ARTIRILARAK AB MEVZUATINA YAKINLAŞTIRILMAKTADIR.
Kıdem süresine göre 12, 18 ve 24 gün olan mevcut yıllık ücretli izin süreleri sırasıyla 14, 20 ve 26 gün olarak değiştirilmektedir. Tarafların anlaşması halinde yıllık izin süresi bir bölümü on günden aşağı olmamak üzere ençok üçe bölünebilecektir.
24- HAFTALIK ÇALIŞMA SÜRESİNİN, HAFTANIN ÇALIŞILAN GÜNLERİNE EŞİT BÖLÜNME ZORUNLULUĞU KALDIRILMAKTA, GÜNLÜK ÇALIŞMA SÜRESİ FAZLA ÇALIŞMA ÜCRETİ ÖDENMEKSİZİN 11 SAATE KADAR ÇIKARTILABİLECEKTİR.
Haftalık 45 saat olan çalışma süresi, tarafların anlaşması ile işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine, günde 11 saati aşmamak koşulu ile farklı şekilde dağıtılabilecektir. Bu halde, iki aylık süre içinde işçinin haftalık ortalama çalışma süresi, normal haftalık çalışma süresini aşamaz. Denkleştirme süresi toplu iş sözleşmeleri ile dört aya kadar artırılabilecektir.Ortalama çalışma süresi, fazla çalışmalarda dahil olmak üzere, haftada 48 saati aşamayacaktır. Haftalık çalışma süresinin haftanın çalışılan günlerine farklı şekilde dağıtılması durumunda, 6 gün çalışılan bir işyerinde işçi haftada en çok (11x6=66 saat), 5 gün çalışılan işyerinde ise (11x5=55 saat) çalıştırılabilecektir. Böylece “yoğunlaştırılmış iş haftası” uygulanabilecek, bu haftalarda sonraki haftalarda (iki ay-dört ay) işveren işçiyi daha az sürelerle çalıştırması halinde işçiye fazla çalışma ücreti ödemeyecektir.
25- FAZLA ÇALIŞMA ÜCRETİ ÖDENMEKSİZİN, ZORUNLU NEDENLERİN ORTAYA ÇIKMASI VEYA İŞÇİNİN TALEBİ HALİNDE TELAFİ ÇALIŞMASI YAPTIRILABİLECEKTİR.
Getirilen düzenlemeye göre;• Zorunlu nedenlerle işin durması,• Ulusal bayram ve genel tatillerden önce veya sonra işyerinin tatil edilmesi,• Benzer nedenlerle işyerinde normal çalışma sürelerinin önemli ölçüde altında çalışılması veya tamamen tatil edilmesi,• İşçinin talebi ile kendisine izin verilmesi,hallerinde işveren söz konusu çalışılmayan süreler için iki ay içinde telafi çalışması yaptırabilecektir. Bu çalışmalar fazla çalışma veya fazla sürelerle çalışma sayılmayacaktır.
26- GENEL EKONOMİK KRİZ VEYA ZORLAYICI SEBEPLERLE FAALİYETLERİNİ AZALTAN VEYA DURDURAN İŞYERLERİNDE ÇALIŞANLARA İŞSİZLİK SİGORTASINDAN KISA ÇALIŞMA ÖDENEĞİ BAĞLANACAKTIR.
Genel ekonomik kriz ve zorlayıcı sebeplerle işyerinde geçici olarak en az dört hafta işin durması veya haftalık çalışma süresinin önemli ölçüde azalması nedeniyle kısa çalışma yapılması hallerinde işçilere çalıştırılmadıkları süre için işsizlik sigortasından kısa çalışma ödeneği ödenecektir.Kısa çalışma süresi, zorlayıcı sebebin devam süresini ve herhalde üç ayı aşamayacaktır.
27- ARA DİNLENMELERİNDE ESNEK BİR DÜZENLEMEYE GİDİLMEKTEDİR.
Ara dinlenmeleri bir işyerinde işçilere aynı veya değişik saatlerde kullandırılabilecektir.
28- ANALIK HALİNDE İZİN SÜRELERİ 1’ER HAFTA ARTIRILMAKTA, BU SÜRENİN 11 HAFTALIK BÖLÜMÜNÜN DOĞUMDAN SONRA KULLANILMASINA İMKAN TANINMAKTADIR.
Kadın işçilerin doğumdan önce 7 ve doğumdan sonra 7 hafta olmak üzere toplam 14 hafta çalıştırılmamaları esası getirilmekte; sağlık durumu elverdiği takdirde kadına doğumdan önce üç haftaya kadar çalışabilme ve kalan süreyi doğum sonrası süreye ekleme imkanı tanınmaktadır.
29- İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ KONUSUNDA İŞVERENLERE; İŞÇİLERE EĞİTİM VERME, BİLGİLENDİRME VE DENETLEME YÜKÜMLÜLÜĞÜ GETİRİLMEKTEDİR.
Bir yönetmelikle belirlenecek esas ve usuller çerçevesinde işverenler tarafından işyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği önlemleri, mesleki riskler, yasal hak ve sorumluluklar konularında işçilere eğitim vermek, bilgilendirmek ve denetleme zorunluluğu getirilmektedir.
30- İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ KURULU OLUŞTURMA ZORUNLULUĞU YASA İLE DÜZENLENMEKTE VE KURUL KARARLARINA UYMA ZORUNLULUĞU GETİRİLMEKTEDİR.
Sanayiden sayılan ve devamlı olarak en az elli işçi çalıştıran ve altı aydan fazla sürekli işlerin yapıldığı işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliği kurulu kurma yükümlülüğü yasa ile düzenlenmektedir. Ayrıca, bu kurulların iş sağlığı ve güvenliği mevzuatına uygun olarak verilen kararlarını işverenler uygulamakla yükümlü olacaktır.
31- İŞYERİ HEKİMİ BULUNDURMA ZORUNLULUĞU ÖNGÖRÜLMEKTEDİR.
50 ve daha fazla işçi çalıştıran işyerlerine bir veya daha fazla işyeri hekimi çalıştırma ve işyeri sağlık birimi oluşturma yükümlülüğü öngörülmektedir.
32- İŞ GÜVENLİĞİNDEN SORUMLU MÜHENDİS VEYA TEKNİK ELEMAN GÖREVLENDİRME ZORUNLULUĞU GETİRİLMEKTEDİR.
Sanayiden sayılan ve devamlı olarak en az elli işçi çalıştıran ve altı aydan fazla sürekli işlerin yapıldığı işyerlerinde işverenlere, iş güvenliği önlemlerinin sağlanması bakımından bir veya daha fazla mühendis veya teknik eleman görevlendirme yükümlülüğü öngörülmektedir.
33- İŞÇİYE ÇALIŞMAMA HAKKI ÖNGÖRÜLMEKTEDİR.
İş sağlığı ve güvenliği açısından işçinin sağlığını bozacak veya vücut bütünlüğünü tehlikeye sokacak yakın, acil ve hayati bir durumun varlığı halinde işçiye, iş sağlığı ve güvenliği kuruluna; bulunmaması halinde işveren veya işveren vekiline riskin giderilmesi konusunda talepte bulunması, Kurulun işçinin talebi yönünde karar vermesi halinde gerekli tedbirler alınıncaya kadar ücreti ve diğer hakları saklı tutularak çalışmaktan kaçınma hakkı (ücretli hak grevi) verilmektedir.Kurul kararına ve işçinin talebine rağmen gerekli tedbirler alınmadığı takdirde, işçi hizmet akdini haklı nedenle feshedilebilecektir.
34- ÖZEL İSTİHDAM BÜROLARININ KURULMASINA İMKAN TANINMAKTADIR.
Halen özel kesim işyerleri için yasak faaliyetlerden olan iş ve işçi bulmaya aracılık hizmetleri ile ilgili olarak özel istihdam bürolarının kurulmasına imkan tanınmaktadır.
35- İDARİ PARA CEZALARI YENİDEN DÜZENLENMEKTEDİR.
Tasarı ile getirilen yükümlülüklere uyulmaması halinde verilecek idari para cezaları, özel hukuk-kamu hukuku ayrımı göz önünde tutularak yeniden düzenlenmekte, özel hukuk yaptırımına bağlanan aykırılıklar bakımından ayrıca idari para cezası uygulamasına son verilmekte, bunun sonucu olarak idari para cezaları sadece tasarıda öngörülen hallerle sınırlı tutulmaktadır.İdari para cezaları Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürünce verilecektir.
36- BİLDİRİMLERİN YAZILI YAPILMASI HÜKÜM ALTINA ALINMAKTADIR.
İspat yönünden, Kanunda öngörülen bildirimlerin ilgiliye yazılı olarak ve imza karşılığında yapılması zorunluluğu öngörülmektedir.İmzadan kaçınma halinde tutanak tutulacaktır.
37- KANUNUN UYGULANMASI BAKIMINDAN BİR İŞİN, HANGİ İŞLERDEN SAYILACAĞI, BAKANLIKÇA ÇIKARTILACAK YÖNETMELİKLE BELİRLENECEKTİR.
İş Kanununun uygulanması bakımından bir işin sanayi, ticaret, tarım ve orman işlerinden sayılıp sayılmayacağının Kanunla belirlenmesinden vazgeçilerek, bu hususu belirleme yetkisi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bırakılmaktadır.

128 Maddeden oluşan iş kanunu tasarısı yasalaştı

Yeni yasa neler getiriyor (1)

-İŞÇİ-İŞVEREN İLİŞKİLERİNİ YENİDEN DÜZENLEYEN YASA TASARISI TBMM GENEL KURULU'NDA KABUL EDİLDİ.
-YASA, İŞ VE İŞYERİNİN DEVRİNE OLANAK SAĞLIYOR.
-İŞVEREN İŞÇİSİNİ BAŞKA BİR İŞVERENE ÖDÜNÇ VEREBİLECEK.
-30'DAN AZ İŞÇİ ÇALIŞTIRAN İŞYERLERİ İŞ GÜVENCESİ KAPSAMINDA OLMAYACAK.

Bazı istisnalar dışında işçi-işveren ilişkilerini yeniden düzenleyen İş Kanunu Tasarısı, uzun bir maratonun ardından TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilerek yasalaştı. Yasa, ''işin gereği ve teknolojik nedenler ile uzmanlık gerektiren işler'' sınırlaması içinde taşeronlaşmaya olanak tanıyor. Belirtilen nitelikte bir işyerini kuran veya kapatan işveren, yasanın öngördüğü bilgileri 1 ay içinde bölge çalışma müdürlüğüne bildirecek. Yeni düzenlemeye göre yasa kapsamı dışında tutulan iş ve iş ilişkileri şöyle: ''Deniz ve hava taşımacılığı işleri, 50 ve daha az işçi çalıştıran tarım ve orman işlerinin yapıldığı işyerleri veya işletmeler, aile ekonomisi sınırları içinde kalan tarımla ilgili yapı işleri, bir ailenin üyeleri ile üçüncü dereceye kadar akrabaları arasında evlerde ve ev sanatlarının yapıldığı işler, ev hizmetleri, (iş sağlığı ve güvenliği hükümleri saklı kalmak üzere) çıraklar hakkında, sporcular ve rehabilite edilenler ile Esnaf ve Sanatkarlar Kanunu'ndaki tanıma uygun üç kişinin çalıştığı işyerleri.'' Kapıcılar da yeni düzenleme kapsamında olacak.

EŞİT DAVRANMA
İş ilişkisinde dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri ayırım yapılmasını yasaklayan yasa, eşit değerde bir iş için cinsiyet nedeniyle daha düşük ücret verilemeyeceğini öngörüyor. Bu hükümlere aykırı davranma durumunda işçi 4 aylık ücreti tutarında tazminattan başka, yoksun bırakıldığı hakları da talep edebilecek. İşçi bu durumu ispatla yükümlü tutulacak.

İŞYERİNİN DEVRİ
İşyerinin devri durumunda, devir tarihinde işyerindeki geçerli iş sözleşmeleri bütün hak ve borçları ile birlikte devralana geçecek. Her iki işverenin müteselsil sorumluluğu, devir tarihinden itibaren 2 yılla sınırlı olacak. Devralan veya devreden işveren, bu işlemden dolayı iş sözleşmesini feshedemeyecek.

GEÇİCİ İŞ İLİŞKİSİ
İşveren, yazılı rızasını almak suretiyle bir işçiyi holding bünyesi içinde veya aynı sermaye grubuna ait başka bir işverene iş görme edimini yerine getirmek üzere geçici olarak verdiğinde ''geçici iş ilişkisi'' kurulmuş olacak. Bu halde iş sözleşmesi işverenle devam etmekle beraber üstlendiği işin görülmesini geçici iş ilişkisi kurulan işverene karşı yerine getirmekle yükümlü bulunacak. Geçici iş ilişkisi en fazla 6 ayı geçmemek üzere ve yazılı olarak yapılacak, gerektiğinde en fazla bir defa yenilenecek. Geçici iş ilişkisi kurulan işveren, talimat verme hakkına sahip olduğu işçiye sağlık ve güvenlik risklerine karşı gerekli eğitimi vermekle yükümlü tutulacak. Geçici iş ilişkisi kurulan işveren, işçinin kendisinde çalıştığı sürede ödenmeyen ücretinden, işçiyi gözetme borcundan ve sosyal sigorta primlerinden işveren ile birlikte sorumlu olacak. İşçiyi geçici olarak alan işveren, grev ve lokavt aşamasına gelen bir toplu iş uyuşmazlığının tarafıysa, işçi grev ve lokavt sırasında çalıştırılamayacak. İşveren, işçisini grev ve lokavt süresince kendi işyerinde çalıştırmak zorunda olacak. Toplu işçi çıkarmaya gidilen işyerlerinde, çıkarma tarihinden itibaren 6 ay içinde toplu işçi çıkarılmasının sonucu olan işlerde geçici iş ilişkisi gerçekleşmeyecek.

BELİRLİ VE BELİRSİZ SÜRELİ ÇALIŞMA
İş sözleşmeleri belirli veya belirsiz süreli yapılabilecek. Bu sözleşmeler çalışma biçimleri bakımından ''tam süreli'', ''kısmi süreli'' veya ''deneme süreli'' ya da ''diğer tür''de oluşturulabilecek. İş ilişkisinin bir süreye bağlı olarak yapılmadığı halde sözleşme belirsiz süreli sayılacak. Belirli süreli işlerde veya belli bir işin tamamlanması veya belirli bir olgunun ortaya çıkması gibi objektif koşullara bağlı olarak işveren ile işçi arasında yazılı şekilde yapılan iş sözleşmesi ise belirli süreli iş sözleşmesi sayılacak. Yazılı sözleşme ile işçinin yapmayı üstlendiği işle ilgili olarak kendisine ihtiyaç duyulması halinde iş görme ediminin yerine getirileceğinin kararlaştırıldığı iş ilişkisi, çağrı üzerine çalışmaya dayalı ''kısmi süreli bir iş sözleşmesi'' olacak. Kısmi süreli iş sözleşmesiyle çalıştırılan işçi, ayrımı haklı kılan bir neden olmadıkça, salt iş sözleşmesinin kısmi süreli olmasından dolayı tam süreli emsal işçiye göre farklı işleme tabi tutulamayacak. Kısmi süreli çalışan işçinin ücret ve paraya ilişkin bölünebilir çıkarları, tam süreli emsal işçiye göre çalıştığı süreye orantılı olarak ödenecek.

ÇAĞRI ÜZERİNE ÇALIŞMA
Ay veya yıl gibi bir zaman dilimi içinde işçinin ne kadar süreyle çalışacağını taraflar belirlemedikleri takdirde, haftalık çalışma süresi 20 saat olarak kararlaştırılmış sayılacak. Sözleşmede günlük çalışma süresi kararlaştırılmamış ise işveren her çağrıda işçiyi günde en az 4 saat üst üste çalıştırmak zorunda olacak. Taraflarca iş sözleşmesine bir deneme kaydı konulduğunda, bunun süresi en çok 2 ay olabilecek. Ancak deneme süreleri toplu iş sözleşmeleriyle 4 aya kadar uzatılabilecek. Deneme süresi içinde taraflar iş sözleşmesini, bildirim süresine gerek olmaksızın ve tazminatsız feshedebilecek.

SÜRELİ FESİH
Yasaya göre birden çok işçinin meydana getirdiği bir takımı temsilen bu işçilerden biri, ''takım kılavuzu'' sıfatıyla işverenle sözleşme yapabilecek. Yasanın ''süreli fesih'' başlıklı 17. maddesi ise belirsiz süreli iş sözleşmelerinin feshinden önce durumun taraflara bildirilmesini zorunlu kılıyor. Buna göre, işi altı aydan az sürmüş olan işçi için bildirim süresi 2 hafta, işi altı aydan birbuçuk yıla kadar sürmüş olan işçi için bildirim süresi 4 hafta, işi birbuçuk yıldan üç yıla kadar sürmüş olan işçi için bildirim süresi 6 hafta, işi üç yıldan fazla sürmüş olan işçi için bildirim süresi 8 hafta olacak. Bildirim şartına uymayan taraf, bildirim süresine ilişkin ücret tutarında tazminat ödeyecek. İşverene, bildirim süresine ait ücreti peşin vermek suretiyle iş sözleşmesini feshetme hakkı tanınıyor.

İŞ GÜVENCESİNE 30 İŞÇİ SINIRLAMASI
Yasanın iş güvencesine ilişkin en önemli maddelerinden biri olan ve feshin geçerli sebebe dayandırılmasını düzenleyen 18. maddesine göre 30'dan az işçi çalıştıran işyerleri iş güvencesi kapsamı dışında kalacak. Buna göre, 30 veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az 6 aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işveren, feshi geçerli bir nedene dayandırmak zorunda olacak. Aynı maddeye göre ırk, renk, cinsiyet, medeni hal, aile yükümlülükleri, hamilelik, doğum, din, siyasi görüş, iş sözleşmesinin feshi için geçerli bir neden olamayacak. Sendika üyeliği, sendikanın işyeri temsilciliği, sözleşmeden doğan hakları takip için işveren aleyhine adli makamlara başvurmak gibi nedenler de iş akdinin feshi için geçerli bir neden olarak sayılmayacak.

FESİH BİLDİRİMİ YAZILI YAPILACAK
İşveren fesih bildirimini yazılı yapacak, fesih sebebini açık ve kesin bir şekilde belirtecek. Bir işçinin iş sözleşmesi, hakkındaki iddialara karşı savunması alınmadan, davranışı veya verimi ile ilgili nedenlerle feshedilemeyecek. İş sözleşmesi feshedilen işçi, tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde iş mahkemesinde dava açabilecek. Toplu iş sözleşmesinde hüküm varsa veya taraflar anlaşırlarsa uzlaşmazlık aynı sürede özel hakeme götürülebilecek. Feshin geçerli sebebe dayandığını ispat yükümlülüğü işverene ait olacak. İşçi, feshin başka bir sebebe dayandığını iddia ettiği takdirde, bunu ispatla yükümlü olacak. Dava iki ay içinde sonuçlandırılacak.

GEÇERSİZ SEBEPLE YAPILAN FESİHLERİN SONUÇLARI
Mahkeme veya özel hakem, geçersiz sebeple iş sözleşmesine son verildiğine karar verir ise işveren, işçiyi bir ay içinde işe başlatmakla yükümlü olacak. Mahkeme kararını uygulamayan işveren işçiye en az 4 aylık ve en çok da 8 aylık ücreti tutarında tazminat ödemekle yükümlü olacak. Bu tazminatın miktarını, feshin geçersizliğine karar veren mahkeme veya özel hakem belirleyecek. İşçiye, kararın kesinleşmesine kadar çalıştırılmadığı süre için en çok 4 aya kadar doğmuş bulunan ücret ve diğer hakları ödenecek. İşçi işe başlatılırsa peşin olarak ödenen bildirim süresine ücret ile kıdem tazminatı bu ödemeden mahsup edilecek. Yasa, kesinleşen mahkeme veya özel hakem kararının tebliğinden itibaren işçinin 10 gün içinde işverene başvurmasını öngörüyor.

KOŞULLARDA DEĞİŞİKLİK
Yasaya göre işveren, iş sözleşmesi veya bunun eki niteliğindeki personel yönetmeliği ve benzeri kaynaklar ya da işyeri uygulamasıyla oluşan çalışma koşullarında esaslı bir değişikliği, ancak bu durumu işçiye yazılı olarak bildirmek suretiyle yapabilecek. Bu şekle uygun olarak yapılmayan ve işçi tarafından 6 işgünü içinde yazılı olarak kabul edilmeyen değişiklikler işçiyi bağlamayacak. Yasa, süresi belli olsun veya olmasın işçi ya da işveren, sağlık, ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve zorlayıcı sebepler nedeniyle iş sözleşmesinin süresinin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeden sözleşmeyi derhal ve tek taraflı olarak fesih hakkına sahip olacak.

İŞ ARAMA İZNİ
Yeni İş Yasası'na göre bildirim süreleri içinde işveren, işçiye yeni bir iş bulması için gerekli olan arama iznini iş saatleri içinde ve ücret kesintisi yapmadan vermekle yükümlü olacak. İş arama izninin süresi günde 2 saatten az olmayacak ve işçi isterse iş arama izin saatleri birleştirilerek toplu olarak kullandırılacak. İşveren, işçiye bu süreyi vermezse karşılığında ücret ödeyecek.

TOPLU İŞTEN ÇIKARMA
İşveren ekonomik, teknolojik, yapısal ve benzeri işletme, işyeri veya işin gerekleri sonucu toplu işçi çıkarmak istediğinde bunu en az 30 gün önceden bir yazıyla işyeri sendika temsilcilerine, ilgili bölge müdürlüğüne ve Türkiye İş Kurumu'na bildirecek. İşveren, işyerinde çalışan işçi sayısı 20-100 arasında ise en az 10 işçinin; 101-300 işçi arasında ise en az yüzde 10 oranında işçinin; 301'den daha fazlaysa en az 30 işçinin işine son verebilecek. İşveren, 50 veya daha fazla işçi çalıştırılan işyerlerinde Bakanlar Kurulu'nca belirlenecek oranda özürlü ve eski hükümlü ile terör mağduru istihdam edecek. Bu kapsamda çalıştırılacak işçilerin toplam oranı yüzde 6 olacak. Özürlülük oranı yüzde 80'den fazla olanların sigorta primlerinin yüzde 50'si Hazine tarafından ödenecek. Askerlik ödevi dışında manevra veya herhangi bir nedenle silah altına alınan ya da bir kanundan doğan ödevi yüzünden işinden ayrılan işçinin iş sözleşmesi, işinden ayrıldığı günden başlayarak iki ay sonra işverence feshedilmiş sayılacak.

ÜCRET GARANTİ FONU OLUŞTURULUYOR
TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilen İş Yasası'na göre, haftalık 45 saati aşan süreler ''fazla çalışma'' sayılacak. Cumartesinin yarım gün tatil olduğuna ilişkin hüküm kaldırılırken, haftanın herhangi bir günü hafta tatili olabilecek. Yasa, ücretin Türk Lirası olarak ödenmesine ilişkin hükmü korurken, yabancı para birimiyle yapılacak ödemelerin günün kuru üzerinden Türk Lirası olarak ödenebileceği kuralını getiriyor. Ücret en fazla aylık olarak ödenecek, bu süre sözleşmeyle bir haftaya kadar indirilebilecek. Bono veya senetle ücret ödemesi yapılamayacak. Ücretin banka hesabına yatırılması, yasa hükmü haline getiriliyor.

ÜCRET GARANTİ FONU
İşverenin konkordato ilanı, iflas veya aciz belgesi alınması yoluyla ücret ödeme güçlüğüne düşmesi durumunda geçerli olmak üzere, işçilerin son üç aylık ücret alacaklarını karşılamak üzere İşsizlik Sigortası Fonu kapsamında ''Ücret Garanti Fonu'' oluşturulacak. Bu Fon'a, sigortalının prime esas kazancının işverene düşen bölümünün binde 5'ini aşmamak üzere işverenden kaynak sağlanacak. Yasayla, ücret hesap defteri uygulamasına da son veriliyor. Asgari ücret tespiti ve süresine ilişkin mevcut düzenleme korunurken, kanun kapsamında olan veya olmayan her türlü işçi asgari ücret konusundaki düzenlemeden yararlanacak. Yarım ücret uygulamasına ilişkin mevcut düzenlemeler ise yeni yasada da korunuyor.

FAZLA ÇALIŞMA
Genel iş süresini haftada en çok 45 saat olarak düzenleyen ve bunun çalışma günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanmasını öngören yasada, ''Haftalık 45 saati aşan süreler fazla çalışmadır'' hükmü getiriliyor. Haftalık çalışma süresi 45 saatin altında belirlenmiş ise bunu aşan ve 45 saate kadar olan süre, ''fazla çalışma'' sayılacak. Fazla çalışma ücreti saat ücretinin yüzde 25 fazlası olarak uygulanacak. İşçi, fazla çalıştığı her saat için 1.5 saatlik ''serbest zaman (izin)'' kullanabilecek. Fazla çalışmada işçinin onayı alınacak ve uygulama çıkarılacak yönetmelikle belirlenecek. Zorunlu fazla çalışmada Bölge Çalışma Müdürlüğü'ne bildirim zorunluluğu kalkıyor. Fazla çalışma süresi toplamı, 1 yılda 270 saati aşamayacak.

ZORUNLU NEDENLER VE OLAĞANÜSTÜ HALLER
Zorunlu nedenlerle fazla çalışma, bir arıza sırasında ya da bir arızanın mümkün görülmesi durumunda makine ve araç gereç için hemen yapılması gereken acele işlerde ya da zorlayıcı sebeplerin ortaya çıkmasında işyerinin normal çalışmasını sağlayacak dereceyi aşmamak koşuluyla işçilerin hepsi veya bir kısmına yaptırılabilecek. Bu durumda, fazla çalışma yapan işçilere uygun bir dinlenme süresi verilecek. Olağanüstü hallerde fazla çalışma ise seferberlik sırasında ve bu süreyi aşmamak suretiyle yurt savunmasının gereklerini karşılayan işlerlerinde fazla çalışmaya gerek görülürse işlerin çeşidi ve ihtiyaçların derecesine göre Bakanlar Kurulu günlük çalışma süresini, işçinin en çok çalışma gücüne çıkarabilecek. Ulusal bayram ve tatil günlerinde işyerlerinde çalışılıp çalışılmayacağı, toplu iş sözleşmesi veya iş sözleşmeleriyle kararlaştırılacak. Sözleşmelerde hüküm bulunmaması halinde söz konusu günlerde çalışılması için işçinin onayı alınacak.

HAFTALIK VE YILLIK İZİN
Yasayla, ''Yasa kapsamına giren işçilerin belirlenen iş günlerinde çalışmış olmaları koşuluyla 7 günlük zaman dilimi içinde kesintisiz en az 24 saat hafta tatili yapması'' esası kabul ediliyor. Hafta tatili günü için tam ücret uygulanacak. Cumartesi günlerinin yarım gün tatil olduğuna ilişkin hüküm ise kaldırılıyor. Yeni yasada mevcut kanundaki ''yevmiye'' yerine, ''günlük ücret'' ifadesine yer veriliyor. ''Yıllık ücretli izin hakkından vazgeçilemez'' hükmünü getiren yasayla bu süre AB normlarına uygun hale getirilerek yıllık ücretli izin sürelerine ikişer gün ekleniyor. Buna göre, çalışma süreleri 1-5 yıla kadar olanlar 14 gün, 5-15 yıl arasında olanlar 20 gün, 15 yıldan fazla olanlar da 26 gün ücretli izin kullanacak. 18 yaşından küçükler ile 50 yaşından büyüklerin yıllık ücretli izin süreleri 20 günden az olmayacak. Yıllık izin süresi tarafların anlaşmasıyla 10 günden az olmamak üzere en çok üçe bölünebilecek, izin süreleri sözleşmeyle artırılabilecek. Ücretsiz yol izni süresi de 4 gün olacak.

HAFTALIK ÇALIŞMA SÜRESİ
Haftalık 45 saat olan çalışma süresi, sözleşmeyle aksi kararlaştırılmamışsa haftanın çalışılan günlerine eşit olarak bölünerek uygulanacak. Tarafların anlaşması ile haftalık normal çalışma süresi, haftanın çalışılan günlerine günde 11 saati aşmamak koşuluyla farklı şekilde dağıtılabilecek. Bu durumda 2 aylık süre içinde işçinin haftalık ortalama çalışma süresi normal haftalık çalışma süresini aşamayacak. Denkleştirme süresi toplu iş sözleşmeleri ile 4 aya kadar artırılabilecek. Zorunlu nedenlerle işin durması, ulusal bayram ve genel tatillerden önce veya sonra işyerinin tatil edilmesi ya da benzer nedenlerle işyerinde normal çalışma sürelerinin önemli ölçüde altında çalışılması veya tamamen tatil edilmesi ya da işçinin talebi ile kendisine izin verilmesi hallerinde işveren, iki ay içinde çalışılmayan süreler için telafi çalışması yaptırabilecek. Bu çalışmaların fazla çalışma veya fazla sürelerle çalışma sayılmayacağı ve telafi çalışmalarının günlük en çok çalışma süresini aşmamak koşuluyla günde 3 saatten fazla olamayacak, tatil günlerinde telafi çalışması yaptırılamayacak.
(Devam Edecek)

Bu ülke*

‘’Hüzün ki en çok yakışandır bize, belki de en çok anladığımız’’
                                               (ya da) 
‘’Ölümün anayurdu bendedir,  solgun idam fermanıdır rüzigar, bir türkünün derin ağaçlığında’’
Hilmi Yavuz

Bu yazı Bu Ülke’nin hem trajedesini, hem komedisini hem de gerçeğini düşünmek ve sorgulamak adına yazılmıştır.

Onyıllardır değişen bir şey yok buralarda. Şiddet aynı şiddet, soygun aynı soygun, kan dökmede geriye adım atmak yok; gene pahalılık, gene açlık, gene eğitimsizlik, gene sağlıksız milyonlar…

Kutsal Devlet tabusu ile yetiştirilmiş bir kuşak olarak devlet içinde çetelerin cirit attığını öğrendik, geçtiğimiz yılalrdır. Her geçen gün yeni bir yüzü ile tanıştık deruni güçlerin.  Bir takım deruni güçler tasfiye edilirken acaba yepyeni deruni güçler mi oluşturuluyordu, bilemedik.

Başbakanını asmış, demokrasisi defalarca darbelerle kesintiye uğratılmış bu ülkede, bu durum pekte yadırganmazdı da aslında.

Bu ülkede şiddet için her zaman bir bahane bulundu.  Birilerinin 10 cm yeri daraldı diye sokaklar ateşe verildi. Ve olan sadece bize oldu. Belediye otobüsünde evinden işe, okulundan evine giden bize oldu.

Hak aradıklarını iddia ederken bile ölümü kutsar bu topraklar. Ama kendi canı kıymetlidir, her kesimden efendilerin. Kendileri zevki sefa içinde yaşarlarken,  fakir fukara halkın evlatları ölüm oruçlarına başlar.

Belki Rahmetli Cemil Meriç, yıllar öncesinde teşhisi koymuştur. Cemil Meriç ne demiş ‘ Bu Ülke’ isimli kitabında; ‘modernleşmenin dayattığı materyalizmin toplumların bir arada olma gayesini ortadan kaldırdığı ve etnik bölünmelere’ sebep olduğunu tespit etmiştir.’

Bir hesaplaşma yaşıyoruz ama tarih gösteriyor ki, bu ülkede her tür hesabın en ağırını vatandaş öder.

Hayır, tüm bunlara rağmen ben, gelecek adına sözüm ona aydın denilen zevattan değil, bu millete güveniyorum. Rahmetli Cemil Meriç'in ifadesi ile Türk aydını maalesef ne Türk'tür ne de aydın.

Ama şairin şiirinde de anlattığı üzere, biz acılarımızla büyürüz. Hüzünler diri tutuyor belki de bizleri. Kim bilir o yüzdendir belki de, en çok ağıt dolu türküleri sevmemiz, hep hüzünlü filmler izlememiz.

Bu millettir, yüzyıllar boyunca en olmadık zamanda feraseti ile her zaman düştüğü yerden en iri ve en diri biçimde kalkmasını bilen.

Ben bu milletin işte bu sessiz ferasetini severim ve ona güvenirim. İşte bu yüzdendir ki; her şeye rağmen yeni yılın milletimize ve tüm insanlığa huzur, barış ve esenlikler getirmesini diliyorum.
*Cemil Meriç’in kitabının adıdır.