12 Kasım 2011 Cumartesi

YENİ ANAYASA SÜRECİNE KATKI YAZILARI-2

1-      DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE ANAYASACILIK HAREKETİNİN TARİHİ



a)      Dünya’da Anayasacılık hareketinin tarihi

Anayasacılık kavramının ortaya çıkışı 1700’lerin sonlarında modern-ulus devlet düşüncesinin oluşumu ve gelişmesine paralel olarak, sanayi devrimi ve akabinde gelişen Rönesans-reform hareketleri ile birlikte klasik krallık-imparatorluk sisteminin dönüşümüne denk düşmektedir.

Bu anlamda modern anayasa tabiri Avrupa’da mutlakiyetçi krallıkların gerilemesi ile devlet gücünün denetlenmesini gerçekleştirebilecek teknikleri ifade etme arayışı sürerken, 1787 anayasasının hazırlık döneminde, bu teknikler ilk kez Amerikalılar tarafından anayasa olarak adlandırmışlardır. Büyük Britanya Krallığından bağımsızlaşan ABD’de anayasa fikri, başta Britanya Krallığı olmak üzere, Avrupa’nın klasik krallıklarından kaçan insanların, devlet iktidarının kurallarla sınırlanması ile siyasi iktidarın keyfi yönetiminin önlenebileceği düşüncesinden doğmuştur. Devletin temel organlarını, bu organların yetki ve görevlerini düzenleyen bir takım kuralları açıkça tespit edip bir araya getirerek belli bir düzen içinde yazılı bir temel yasa olarak ilk kez ortaya koyan 1787 tarihli Amerika Birleşik Devleri anayasasının, büyük Fransız Devriminin ürünü olan 1791 Fransız anayasası izlemiştir. Fransızlar, önceleri anayasa kavramını kralın iktidarını sınırlayan bir belge, daha sonraları ise siyasi özgürlük anlamında kullanmışlardır.

19.yy Avrupa’da ki anayasacılık hareketleri hızlanmış, Fransız devriminden etkilenen Hollanda da 1789 yılında kabul edilen anayasayı 1812 İspanyol anayasası, 1815 ve 1848 İsviçre anayasaları, 1830 Belçika anayasası, 1849 Danimarka anayasası, 1850 Prusya anayasası, 1867 Kuzey Almanya Birliği anayasası izlemiştir. Amerika kıtalarında ise, Meksika anayasası 1857’de, Arjantin anayasası 1860’da, Brezilya anayasası 1891’de kabul edilmiştir.

KABOĞLU’nun (KABOĞLU, İbrahim Ö., Anayasa Hukuku Dersleri, Legal Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2005, s.2)düştüğü kayıtları biz de düşelim. 18. Yüzyıl “anayasacılık hareketlerinin” başlangıç tarihi olarak kabul edilse bile iki temel yapıt bu hareketin izlerini daha önce ki tarihlere kadar götürmektedir. Birinci kayıt, anayasacılığın fikri yapısının 1780’lerden önce (1787 Amerika Birleşik Devletleri Anayasası) atıldığıdır. J. Locke’un “Sivil Hükümet Üzerine İki İnceleme” (1690), ve Montesquieu’nun “Kanunların Ruhu” (1748) adlı yapıtları iki somut temel olarak belirtilebilir. Locke“Sivil Hükümet Üzerine İki İnceleme” adlı eserinde; ‘’ özgür insanı ve tabî hâli sivil halde de devam ettiren bir toplumu arzulamaktaydı. Kanuni düzenlemeler, güçler ve kanunlar sadece bu amaca hizmet etmekteydiler. İlahî tabiat kanunu insanın kendisinden de feragat etmeyi yasaklamaktadır. Bu kanun insan cinsinin olduğu gibi, insanın kendi şahsının da muhafazasını emreder ve bunun için de bireysel özgürlüğü şart koşar. İnsan böylece, Tanrı'ya karşı olan vazifesinde bir üçüncünün hukukunu keşfettiği ve bunu siyasal toplumda yerleştirdiği sivil bir hayata adım atar.’’ Modern birey ve iktidar ilişkisine ait görüşlerini bu şekilde ifade etmektedir.

Batı’da 18. yüzyılda “yazılı anayasa” düşüncesinin ortaya çıkması ve anayasa hareketleri içinde büyük bir ağırlık kazanmasının sosyal, giderek siyasal bir nedeni vardır. 18. yüzyıl Batı’da, Ortaçağ’ın sonlarından beri gelişmekte olan yeni bir sınıfın, yani “burjuvazinin, toplumda en üstün güç haline geldikten sonra mutlak kuralların keyfi davranışlarını önlemek, hak ve özgürlüklerini onlara karşı güvence altına almak için keskin bir mücadeleye giriştiği bir yüzyıldır. Yazılı anayasa işte bütün bunları sağlayacak en etkili önlem ve çarelerden biri olarak görülüyordu. Böylece “yazılı anayasa amacına dönük anayasa hareketlerinin, Batı’da açıkça “sınıfsal” bir temeli vardır. Bunlar aynı zamanda ilerici bir nitelik taşır, çünkü güçlenen burjuvazi iktidara katılma mücadelesine başladığı zaman, bunu yalnızca kendi adına yapmıyor, destek olarak halk kitlelerini de arkasından sürüklüyordu.

Bu çok önemli döneme “liberal anayasacılık”ta denilmektedir. Nitekim Fransız Devrimi’nin önceliği yazılı bir anayasa oldu. Fransız Devrimi, monarşinin, temel yasalar adı verilen, geleneksel anayasasından vazgeçip, monarşi yönetiminin uymak zorunda olduğu yazılı, açık ve istikrarlı hukuki ilkeler içeren bir anayasa hazırlayarak yürürlüğe koydu (1791 Anayasası). 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, 16. maddesinde anayasanın tanımını belirtmekteydi. Buna göre: “hakların güvence altına alınmadığı, kuvvetler ayrılığının belirlenmediği bir toplumda anayasa yoktur.’’

Anayasacılık Marksist rejimlerde de görülen ve hatta sanılandan çok daha fazla görülen bir olaydır. Örneğin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği bütün ömrü boyunca 4 kere anayasa yapmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti’nde de 1950’den bu yana 3 kere en baştan anayasa yapılnıştır.
Ne var ki Batı demokrasilerinde olduğundan çok daha farklı bir anayasacılık görmekteyiz ve doğal daha farklı bir anayasacılık hareketi. Bu farkın nedeni ise “Marksizm’in demokrasi anlayışıdır’’. Gerçekten demokrasiyi, soyut bir kavram olarak değil de, toplum yapısında somut değişiklikler yoluyla adım adım gerçekleştirilecek, sürekli bir oluş olarak alan Marksizm, bireyin korunmasını “devlete karşı” düşünmez.

Batı demokrasinde var olan “özgürlük” kavramı Marksist demokraside “özgürleştirme” olarak karşımıza çıkar. Bunu gerçekleştirecek olan ise emekçi sınıflar ve özellikle işçi sınıfıdır. İşte bundan dolayı Marksist demokrasi iktidar yollarını öteki sınıflara kapalı tutar.

18.yüzyılda başlayan ve yukarıda anlattığım ‘klasik anayasacılık tarihi’ diyebileceğimiz yaklaşık 200 yıllık süreç sonunda, bugün gelinen noktada 20. yüzyıl anayasacılığı, ulusal anayasacılıktan ulusalüstü anayasacılığa doğru ilerlemiştir.
1949’da kurulan Avrupa Konseyi nezdinde hazırlanan İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 1953’te yürürlüğe girişinden sonra, 1959’da kurulan İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi; 2005 yılında 46 üyesiyle dünyanın en büyük insan hakları mahkemesidir. Böylece, dolaylı bir ulusalüstü anayasa mekanizması olmuştur.
1948’de Bogota’da kabul edilen Şart ile kurulan Amerika Devletleri Örgütü, 1969’da insan haklarına ilişkin Amerikan Sözleşmesini kabul etti. 1978’de yürürlüğe giren Sözleşme ile İnsan Hakları Komisyonu ve İnsan Hakları Mahkemesi kuruldu.
Afrika Birliği Örgütü tarafından 1981’de hazırlanan İnsan Hakları ve Halklar Hakları Afrika Şartı, 1986’da yürürlüğe girdi.2004’te ise İnsan Hakları ve Halklar Hakları Afrika Mahkemesi’nin kuruluşu için yeterli sayıda devletin onayı sağlandı.
Bütün bunlar dışında insan haklarının uluslararası hale gelmesi beraberinde ulusalüstü gelişmeleri de getirmektedir. Buna örnek olarak Venedik Komisyonu verilebilir. Venedik Komisyonu olarak da anılan Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu, Sosyalist rejim sonrası Orta ve Doğu Avrupa devletleri tarafından yeni anayasaların yapımı üzerinde referans kaynağı olmuştur.
Siyasal açıdan ulusalüstü anayasacılığın ulaştığı en üst nokta ise onay aşamasında bulunan ancak Fransa ve Hollanda’nın reddi ile biraz gecikme ile 2006’da yürürlüğe giren Avrupa Birliği Anayasa Antlaşması’ (Avrupa Anayası) dır.

b)Türkiye’de Anayasacılık Hareketi’nin Tarihi

Osmanlı devletinin yönetim sistemine baktığımızda mutlak monarşi olduğunu görürüz bu sistemde ise padişahın yetkilerini sınırlandıra bilecek mekanizmalar yoktur. Padişah tüm görev v yetkileri kullanma ve paylaşma yetkisine sahipti mutlakıyetçi bir yapının anayasal sürece adım atması, bu açılardan ancak 19. yüzyılda mümkün olabilmiştir.

Osmanlı devletinde anayasal gelişim süreci Batı’daki gibi halkın isteği ile mücadeleler sonuncunda ortaya çıkmamıştır. Aksine bu girişimlerin arkasında halkın isteği alınmadan tepeden inme şeklinde çoğunlukla yüksek devlet memurluğundan gelme kişilerce başlatılan atılımların en büyük destekçisi sanayi ürünlerine pazar arama çabasına girişmiş olan Avrupa burjuvazisi ve onun yerli uzantıları olan imparatorluktaki Hristiyan azınlıklar vardı.

1808 yılında, padişah ile Ayan temsilcileri arasında imzalanan ve siyasal bir anlaşma niteliği taşıyan sened-i ittifak’ın anayasal hareketler açısından büyük bir önemi vardır. II. Mahmut döneminde, Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa tarafından hazırlanan Sened-i İttifak, Rumeli ve Anadolu ayanları ile Osmanlı Devleti arasında 29 Eylül 1808’de imzalanmıştır.

Bu belgede padişah ilk defa egemenlik hakkını paylaşmış ve ayanların siyasal gücünü kabul etmiştir. Böylece mutlak iktidar ilk defa sınırlandırılmıştır. Yani, padişah artık eskiden olduğu gibi, dilediği şekilde hareket hakkına sahip değildir.


1808 yılında imzalanan sened-i ittifak merkezi hükümetin ne kadar zayıfladığını ortaya çıkaran bir belge olarak büyük önem taşır ve Türk anayasacılık hareketinin ilk basamağıdır.

Amerikan ve Fransız Devrimleri sonrası 18. Yüzyılda Batı’da ortaya çıkan anayasacılık akımlarının da etkisiyle Sultan Abdülmecit döneminde 3 Kasım 1839 tarihinde Sadrazam Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanan Tanzimat Fermanı ilan edilmiştir.Gülhane’de yabancı devlet temsilcileri önünde okunan bu fermanla Osmanlı vatandaşlarına can ve mal güvenliği konusunda güvenceler verilmiş; askerlik ve vergi konularının daha adil bir şekilde düzenlenmesi ön görülmüştür. Bu ferman ile padişah, fermanda ilan edilen ilkelere ve konulacak kanunlara uyacağına yemin etmiştir.

Sened-i ittifak’ın padişahla ayanlar arasında imzalanan iki taraflı bir anlaşma olmasına karşılık Tanzimat fermanı, padişahın tek taraflı iradesi ile halkına tanığı hakları içeren bir belgedir. Bu açıdan Tanzimat fermanı pek çok kişi tarafından hukuk devletine geçisin ilk basamağı olarak kabul edilmektedir.

1856 yılında batılı devletlerin baskısı altında ilan edilen ıslahat fermanı ile Tanzimat fermanında vaat edilen haklar doğrulanmış; Müslüman ve Hıristiyan uyruklar arasındaki hak, askerlik, kamu hizmetlerine girme ve vergi toplama hususlarını tekrar düzenlemiş ve Hıristiyan halkın haklarını genişletmiştir. Tanzimat ve Islahat fermanı ile gelen bu gelişmeler Osmanlı devleti içinde bir anayasacılık akımı doğurmuştur.

      Genç Osmanlılar adı verilen bu grup Osmanlı imparatorluğunun çöküntüden kurtula bilmesi için, meşruti bir monarşiye geçilmesini, yani padişahın yetkilerinin kurulacak bir meclisle sınırlandırılmasını gerekli görüyordu. Bu akımın etkisi ile, 1876 yılında ilk Osmanlı anayasası (Kanun-i Esasi) ilan edilmiştir.

Oluşturulmasında 1831 tarihli Belçika ile 1851 tarihli Prusya anayasaları model alınan Kanun-i Esasi’yi hazırlayan kurulda 2 asker, 16 sivil bürokrat (üçü Hıristiyan) ve ulemadan 10 kişi yer aldı. 23 Aralık 1876 tarihinde padişahın bir yazısı ile kabul ve ilan edildi. Kanun-i Esasi 119 maddeden oluşmaktaydı. Kanun-i Esasi ile kurulan düzende devletin temel organları modern sistematiğe uygun olarak yasama, yürütme ve yargı olarak üçe ayrılarak düzenlenmiştir. Buna göre yasama organı Meclis-i Umumi’dir. Meclis-i Umumi, Heyet-i Ayan adlı Senato benzeri Ayanlar Meclisi ve Heyet-i Mebusan adlı Parlamento benzeri Mebusan Meclisi’nden oluşuyordu. Anayasaya göre yürütme organı Padişah ve Heyet-i Vükela idi. Padişah devletin başı iken, Heyet-i Vükela da Bakanlar Kurulu’dur. Yargı organı ise mehakim yani mahkemelerdir (Gözler, 2008: 167-168). Kanun-i Esasi Osmanlı-Türk siyasal modernleşmesi ve anayasacılığı açısından oldukça önemli bir ilerlemedir.

1876 Anayasası 1903 ve 1914 tarihlerinde iki kez değişikliğe uğramıştır. 1909 değişikliğinde meclisin feshi ile ilgili 35. madde değiştirilerek meclisin ağırlığı artırılmış ve feshi zorlaştırılmıştır. Bunu yanı sıra padişaha vatandaşları sürgün etme yetkisi veren 113. maddede yürürlükten kaldırılmıştır. Ayrıca kanun teklifinde bulunabilmek için padişahtan izin alma zorunluluğu da kaldırılmıştır. Böylece yapılan bu değişikliklerle padişahın yetkileri sınırlandırılmış ve parlamenter rejime geçiş için önemli bir adım atılmıştır.

Dünya Savaşı ile birlikte başlayan Kurtuluş ve Mücadele dönemi anayasacılık bakımından da yapyani bir aşamanın başlangıcı sayılmalıdır. Artık hükümdarlı ve parlamentolu bir meşruti sistem yerine doğrudan doğruya meclis üstünlüğüne dayanan bir ihtilal yönetimi söz konusudur. İhtilalci yönetimi benimseyen sistemin ilk anayasası da 1921 Anayasası (20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) oldu.

Dünya Savaşı ile birlikte başlayan Milli Demokratik Kurtuluş ve Mücadele dönemi anayasacılık bakımından da yepyeni bir aşamanın başlangıcı sayılmalıdır. Artık hükümdarlı ve parlamentolu bir meşruti sistem yerine doğrudan doğruya meclis üstünlüğüne dayanan sistemin ilk anayasası da 1921 Anayasası (20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) oldu. 21 Anayasası’nın Türkiye’den bahsetmesi açısından 1921 Anayasası Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişi, kurulan yeni devletin hem fiilen hem de hukuken ilk kez ilanını da simgelemektedir. Şüphesiz 1921 anayasasının getirmiş olduğu en önemli yenilik “Milli Egemenlik” ilkesidir. 1921 Anayasası güçler ayrılığı ilkesini değil, güçler birliğini kabul etmiş ve meclis hükümeti sistemini benimsemiştir. Meclis hükümet sistemi yasama ve yürütme yetkilerinin yasama organında birleşmesiyle oluşan kuvvetler birliği sistemidir. 1921 Anayasasındaki başa bir yenilik ise, 13. maddesini “yerinden yönetim- yerel yönetim”e (madde 11- madde 23) ayırmış olmasıdır.

1921 anayasası şekli ve içeriği ile o zaman ki olağan üstü ve acele ihtiyaçları karşılayacak sınırlı fakat gerekli hükümler içeriyordu.

1921 Anayasası, 3 yıl 3 ay gibi kısa ömürlü olmuş ancak bu kısa zaman süresince kurtuluş savaşı başarıya ulaşmış, Saltanat ve Hilafet kaldırılmış ve Cumhuriyet ilan edilmiştir.

Cumhuriyetin ilanının arkasından, meclis hükümeti sistemi ile parlamenter sistemi bir araya getirme çabasında olan 20 Nisan 1924 Anayasasının ilanı geliyor. 1924 Anayasasının özelliği, hem tek partili hem de çok partili dönemde uygulanabilmiş olmasıdır.

1924 Anayasası sert bir anayasaydı. Meclis üye tam sayısının en az üçte biri anayasada değişiklik önerisinde bulunabiliyor, üye tam sayısının en az üçte ikisinin ise değişiklik yönünde oy kullanması gerekiyordu. Anayasanın birinci maddesinde yer alan ve devlet biçiminin cumhuriyet olduğuna ilişkin ilkede değişiklik yapılamıyor, değişiklik yapılması bile önerilemiyordu. Ayrıca anayasanın üstünlüğü esas kabul edilerek kanunların anayasaya aykırı olamayacağı ilkesi kabul ediliyordu.

1924 anayasası yargı yetkisinin ulus adına bağımsız mahkemeler tarafından kullanılacağı düzenlemiştir. Ayrıca cumhurbaşkanına bir çok yetki verilmiştir. Örneğin; cumhurbaşkanının devletin başı olması, gerekli durumlarda meclise ve bakanlar kuruluna başkanlık etmesi, karşı imza ilkesi ve meclis tarafından kabul edilen yasaların yeniden görüşülmesi için meclise geri gönderilmesi.


1924 anayasasının meclis hükümeti ve parlamenter rejim arasında karma bir sistem kurduğu söylenebilir. 1924 anayasasının meclis hükümetini andıran yönleri Türk milletini ancak TBMM temsil eder ve millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır. Yasama yetkisi ve yürütme gücü TBMM’de belirir ve onda toplanır maddesiyle meclis hükümeti her zaman denetleyebileceği ve düşürebileceği halde hükümetin meclisi feshetme yetkisi yoktur. Parlamenter sistemi andıran yönleri ise meclis yasama yetkisini kendi kullandığı halde yürütme yetkisini ancak cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu eliyle kullanabilir. Buna göre yürütme yetkisi teorik olarak mecliste bulunmakla beraber meclisin yürütme işlemlerini bizzat yapması söz konusu değildir. Bu sistemi anayasacılar kuvvetler birliği ve görevler ayrılığı sistemi olarak adlandırmaktadır.

1924 anayasası yedi defa değişikliğe uğramıştır. 1924 anayasasının getirdiği en önemli yeniliklerden biri laiklik ilkesidir. 10 Nisan 1928 yılında “Devletin dini İslam’dır” maddesi anayasadan çıkarılmıştır. 1937 yılında yapılan ikinci bir değişiklik ile de laiklik ilkesi anayasaya dahil edilmiştir. 1931 yılındaki değişiklik bütçenin mali yıl başlamadan en az üç ay önce TBMM’ye verilmesi zorunluluğunu getirmiştir. 1934 yılındaki değişiklik ile kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. 1937 yılındaki değişiklik ile CHP’nin altı ilkesi anayasaya geçirilerek anayasa hükmü şekline getirilmiştir. 1945’de Osmanlıca kelimeleri yeni Türkçe ’ye çeviren anayasa ikinci değişiklikle yeniden eski Osmanlıca ’ya döndürülmüştür.




27 Mayıs 1960 tarihinde, Milli Birlik Komitesi adında bir grup subay büyükşehirlerde başlayan öğrenci hareketleri ve kitle gösterileri sonrasında yönetime el koydu. 27 Mayıs esasen basit bir anayasa çerçevesinde yürütülen klasik demokrasi denemesinin ve çok partili hayatın iflasının ürünüdür. Arkasında büyük acılar bırakan, bir başbakan ve 2 bakanın idamı ile milletin oyları ile işbaşına gelmiş pek çok Demokrat Partiliyi senelerce hapishanelerde çürüten bir zulüm döneminin, bir askeri diktanın ürünüdür,1961 Anayasası. ‘Zulüm ile abad olunmaz’’ atasözü haklı çıkmış, Türkiye’de demokrasiyi kesintiye uğratan bir geleneği başlatmış olan 1960 darbecileri, 1961 Anayasası anayasa hukuku anlamında teknik olarak görece daha iyi düzenlenmiştir.

1961 anayasası anayasaya egemenliğin yetkili organlar eliyle ve anayasanın koyduğu esaslar çerçevesinde kullanılacağını belirten bir madde eklemiştir. Bu madde ile TBMM’nin sınırsız egemenlik gücü ortadan kaldırılmış ve TBMM anayasal bir organ niteliğine büründürülmüştür. 1961 anayasasının 8. maddesine göre kanunlar anayasaya aykırı olamaz. Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamları ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Bu madde ile anayasanın üstünlüğü ilkesi açıkça kabul edilmiştir. 1961 anayasası farklı olarak anayasanın üstünlüğünü koruyacak ve denetleyecek bir yargı organı olarak Anayasa Mahkemesi’ni oluşturmuştur. 1961 anayasası modern, demokratik sistemlerin anayasalarına girmiş olan sosyal devlet ilkesi benimsemiş ve bu ilkenin gereklerini yerine getirmiştir. 1961 anayasası temel hak ve özgürlükler alanında kapsamlı ve demokratik bir düzenleme yapmıştır. 1924 anayasasında yalnızca sayılmakla yetinilen bu hakların kapsamı genişletilmiş, kullanılmasıyla sınırlandırılması ve durdurulması konularına ilişkin geniş bir çalışma yapmıştır. Buna göre temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanun ile ve hakkın özüne dokunulmadan gerçekleştirilecektir.

1961 anayasası ikili meclis sistemini kabul etmiştir. Meclis millet meclisi ve cumhuriyet senatosundan oluşmaktadır. İkili meclis sistemi ilk kez 1876 Kanun-i Esasi döneminde uygulanmıştı. 1961 anayasasının getirmiş olduğu yenilikler temel hak ve özgürlükler 60’lı yılların sonuna doğru yoğun şiddet ve terör eylemlerine sebep olmuştur.

1961 anayasası 1971 yılındaki değişiklikleri ile birlikte 1980’de yapılan ikinci bir askeri darbeye kadar yürürlükte kalmıştır.

Türk Anayasacılık Hareketlerinin en sonuncusu ise 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ile başlayan sürecin çocuğu olan 1982 anayasasıdır.

1982 Anayasası, liberal batı demokrasisi anayasalarını doğuran sosyal ve siyasal dinamiklerden farklı bir varlık nedenine dayanmaktadır. Batı liberal anayasacılığının özü siyasal iktidarın sınırlandırılmasıdır. Yükselen burjuva-demokratik devrimleri, feodal monarşilerin ve bunların payandası olan sosyal sınıfların keyfi ve dizginsiz yönetim usullerine, hak bildirileri ve anayasalarla karşı çıkmışlardır. İlk defa açık olarak 1980 müdahalesiyledir ki, yeni bir anayasasının yapılması fikrinin esas dürtüsü, özgürlüğün ve demokrasinin korunması ve pekiştirilmesi değil, otoritenin ve devletin güçlendirilmesi şeklinde belirmektedir. Aynı yönde Kurucu Meclis Hakkında Kanun’da yeni anayasanın sahip olması gereken felsefe açıklanırken, devletin ve milletin bütünlüğü, milli dayanışma, toplumun huzuru gibi kavramlara ilk başta yer verilmiştir.

1982 Anayasası 1961 Anayasasına göre daha kazuistik anayasa anlayışı ( düzenleyici anayasa anlayışı ) ile hazırlanmıştır. Yani 1982 Anayasası 177 madde ve 16 geçici maddeden oluşmaktadır. Yani gereksiz ayrıntılara yer verilmiş, kanunda düzenlenebilecek hususlar anayasa metinlerinde yer almıştır. Bu uzun ve ayrıntılı anayasa anlayışı, modern demokratik sistemlerde terkedilmiş bir anlayıştır. 1982 Anayasası 1961’den daha sert bir anayasa olarak yeni düzenlemeler getirmiştir. Anayasada değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek olan maddelerin kapsamı arttırılmıştır. Anayasanın değiştirilmesi usulüne bir onay safhası ilave edilmiştir. Ayrıca anayasa değişikliklerinin Cumhurbaşkanı tarafından halkoyuna sunulabilmesi imkânı getirilmiştir.

1982 Anayasası otorite, hürriyet dengesinde otoritenin ağırlığını arttırmıştır. Yani devlet ve otoriter idare kavramlarına daha fazla önem verilmiş, özellikle yürütmeyi yasama ve yargı karşısında daha da güçlendirmiştir. Eğer bu yapılmasaydı devlet koltuk değnekleriyle yürüyen bir insandan öteye geçemeyecekti. 1982 Anayasası siyasal karar alma mekanizmalarındaki tıkanıkları gidermek için hükümler getirmiştir. Bu hükümlerin en önemlisi Cumhurbaşkanına anayasada belirtilen durumlarda Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerini yenileme yetkisinin verilmesidir. 1982 Anayasası 1961’e oranla daha az katılımcı bir demokrasi modelini benimsemiştir. Bunun yanında toplantı ve karar yeter sayılarında değişiklikler yapılmıştır. 1961 Anayasasında yer alan ikili meclis yapısı terkedilmiş ve Cumhuriyet Senatosu kaldırılarak yasama organın işleyişi sadeleştirilmiştir.

1982 Anayasası pek çok kişiye göre askerlerin anayasasıdır. Osmanlı-Türk Anayasa tarihinin en çok değiştirilen anayasasıdır. Yürürlüğe girdiği günden bugüne kadar ondan fazla kez değiştirilmiştir. Tek başına bu gerçek dahi, 1982 Anayasası’nın topluma ne kadar dar ve ne kadar topluma rağmen yapıldığının bir göstergesidir.


Türkiye anayasacılık tarihine bakıldığında ilk fark edilen sorun anayasaların genellikle çok önemli ve hayati değişiklikler sonrası yapılabildiği gerçeğidir. Osmanlı-Türk siyasal tarihinde yeni anayasalar ancak Osmanlı’nın çöküşü, Cumhuriyet’in ilanı veya askeri darbeler gibi önemli olaylar sonrası hazırlanmıştır. Bu anlamda günümüzde düşünülen yeni ve sivil anayasa hazırlanması süreci bir ilk niteliği taşımaktadır ve Türkiye demokrasisinin kökleşmesi açısından ümit vadeden bir durumdur. Ancak anayasa yapımında çatışmacı değil, uzlaşmacı bir yöntem benimsenmesi ve toplumun çok büyük çoğunluğunun desteğinin alınması şart gözükmektedir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder